Ubeydullah Dalar

Ubeydullah Dalar       21 Aralık 1992 Diyarbakır


Kendisiyle tanışma şerefine 1988 yılında nail olduğum, bu muhterem alimimizle, bir kaç defa görüşmek nasib olmuştu. 1991 yılında, muhterem babası büyük alim Molla Hadi Dalar’ın taziyesi için gittiğimiz Mardin’de, baba ocağında da görüşmüştük. Bu büyük şehidimizi yazabilmek, anlatabilmek gerçekten zor olurdu. Şehidimizi en güzel anlatabileceklerden, aynı zamanda en yakın arkadaşlarından birisi olan Mehmet Atlan Hocamız’dır. Molla Ubeydullah’ın 21 Aralık 1992 günü şehid edilmesinin hemen ardından, kaleme alıp İslami Düşünce Dergisi’nde  yayınlanan yazısını iktibas ediyoruz.

Ubeydullah Dalar Hoca’nın ardından

Bismillahi Teala

Onlara bir musibet geldiğinde : “Biz Allah’tanız ve elbette O’na döneceğiz” derler. Rablerinin mağfiret ve rahmeti onlardadır. O’nun yolunda olanlar da (işte) onlardır. 2/156-157.

Molla Ubeydullah Dalar kardeşimizin hunharca ve kalleşçe, Firavn’un varisleri, Yezid’in torunlarınca şehid edilmesini; büyük bir bela ve musibet olarak kabul ediyor, bu büyük musibet karşısında, Rabbimzin öğretisiye “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” diyoruz.

O, bizim yegâne Rabbimiz, tek ve benzeri olmayan ilahımız, en büyük veli ve yardımcımızdır. O’na güveniyor, O’na dayanıyor, O’ndan yardım diliyor ve yalnızca O’nun hükmünü inanç, ideoloji ve yegâne hayat tarzı olarak kabul ediyoruz. Mü’minlere yardım etmeyi kendisi için bir hak olduğunu 30/47 belirten Rabbimizden sözüne daha sadık kim olabilir?  4/22.

Bizim hayat ve ölümümüz, ibadet ve tüm davranışlarımız, öldürmemiz ve öldürülmemiz; yalnızca ve yalnızca, alemlerin Rabbi olan Allah içindir. 6/162. O, bizim en güzel yar ve yardımcımızdır. En güzel veli ve en iyi vekilimizdir. Biz yalnızca O’na, O’nun sarsılmaz sapasağlam ipine, hayat bahşeden kitabına sımsıkı sarılmış ve asla ondan ayrılmayacak ve kopmayacağız. 22/78. Başımıza ne kadar belâ ve musibetler gelse de, bütün dünya başımıza üşüsse de, biz bu yolda sabredecek, devam edeceğiz. Ve bu olaylar bizim ancak iman, sabır ve cesaretimizi artırır. Dinimize bağlılığımızı pekiştirir, çalışmamızı hızlandırır.3/173. 22/78.

İşte biz böyle bir dine, böyle bir Allah’a, böyle bir Rabbe inanmış, iman etmiş, O’nun dinine gönül vermiş, yoluna hayatını adamış, izzet ve şeref dini olan İslam dininin erleriyiz. Ölüm bizi yolumuzdan döndüremez, bizi asla yıldıramaz, Rabbimiz’le olan ahdimize gölge düşüremez. Biz, ta kalu beladan beri, Rabbimizle bir alışveriş yapmışız, O’na sadık kalmaya azimliyiz ve azmedeceğiz.

Hiç bir zalim, lâik, kemalist, tağut, çağdaş firavn ve Yezid’in yavruları, bunların batılı patron ve yerli piyonları bizi asla ve asla yolumuzdan döndüremez, azmimizi kırdıramaz, dirilen islami gençliğin, coşmakta olan bu selin önüne baraj çekemez, çekemeyeceklerdir. Coşmakta olan bu selin, dirilmekte olan İslami gençliğin mecrasını değiştirmeye güç yetiremeyeceklerdir. Her ne kadar cahiliye erbabı bizim bu söylediklerimizi idrak etmekten aciz iseler de, biz yine de bu hakikatin bilinmesini burada belirtmiş olalım.

İşte Molla Ubeydullah Dalar böyle inandığı, inandığı gibi yaşadığı için, henüz yüzde yüz kesin olarak bilinmeyen ve fakat Yezid’in torunları oldukları kesin olan, Hz. Ali (as)’ın şehid edilişi gibi, sabah namazından sonra, caminin avlusunda, mechul ve mel’un kişiler tarafından, başına sopalarla vurularak, 21 Aralık 1992 Pazartesi günü şehid edildi.

Merhum Şehid Ubeydullah’ın ilmi kariyeri, şahsiyet ve mizacı neydi, nasıldı, O’nu tanıyanlar nasıl tanıyor ve nasıl biliniyordu? İşte Ubeyd’i en iyi tanıyanlardan biri, belkide birincisi olan ben, O’nu tanıdığım kadarıyla kısaca tanıtmaya çalışacağım.

Ubeydullah, aslen Mardin’in Mazıdağı ilçesinden olan, ilimce meşhur ve yörede sevilip sayılan Molla Hâdi’nin oğludur. Ubeyd mükemmel diyebileceğim bir Arapça biliyordu. Arapça’yı babasının, şimdilik hayatta olan ve hâlen Mardin’de ikamet eden Molla Abdullah ve benim bilmediğim başka mollalardan da öğrenmiştir. O, diz çökerek Nebevî terbiyeyle, Nebevî tedrisat görmüş, tam bir İslamî ahlaka sahipti. İlmi ve ilim adamlarını çok sever, çok saygı gösterirdi. O, adeta ilme aşık biriydi.

Arapça’nın dışında Farsça ve İngilizce’de de kendini çok iyi yetiştirmişti. Şehadetine kadar bu çalışmalarını devam ettirdi. Bazen telefonda Şehid Mutahhari’nin Farsça kitaplarından ibareler okurdu. Kısa bir zamanda ve O’nun durumunda birinin, bu kadar güzel Farsça’yı öğrenmesi beni şeşırtmıştı. Çünkü O, hem büyük bir maddi sıkıntı içerisinde, hem de hukuk 4. sınıfı bitirmek için çalışıyordu. Ayrıca çocuklarına, çevresindeki bazı kişilere Arapça ve Kur’an dersleri veriyordu. Evet Ubeyd, sürekli Allah (cc)’ın kitabı ve ilimle haşır neşir idi. Zamanını kîl ve kallerle öldürmüyordu.

Hukuk Fakültesi’ni okuyor olduğu halde (ki bu sene son sınıfı okuyordu) İslam düşmanı laik ve kemalist sistemin bozguncu eğitiminden, batı kültüründen asla etkilenmemişti. O, hukuku, makam, mevki veya menfaat elde etmek için değil; kültürünü geliştirmek ve ilme vermiş olduğu değer için okuyordu. Ubeyd, şan, şöhret ve popüler olmaktan hoşlanmazdı, bu gibi insanları da sevmezdi. O’nun akidesi katıksız ve katkısız idi. Akidesi taklidi değildi, tahkiki idi. O, şu yada bu alime göre değil, Kur’an ve sabit olan sahih sünnete göre inanırdı. Yine O, İslami mezheblere, şu ya da bu mezheb aliminin gözlüğüyle değil, Kur’an ve sahih sünnetin zaviyesinden bakardı.

O, kimi cahil ve garazkarlar gibi şii, sünni ayrımı yapmaz hepsini mü’min ve kardeş bilirdi. Mezhebler arasındaki fer’i mes’elelerin, farklı ictihadlarına saygı duyulmasını söylerdi. Müslümanların hizib ve guruplara bölünmüşlükleri O’nu çokca üzerdi. İslam ümmetinin vahdeti için her zaman Allah (cc)’a dua ediyordu. İfrat ve tefritten nefret ederdi. Hayırlı ve vasat bir ümmetin, hayırlarda yarışmalarını, vasat bir yol izlemelerini ve birbirlerine merhametli davranmalarını isterdi.

Ve bu ayeti celileleri sürekli okurdu. 48/29. 3/110. 2/143.

Ubeyd, Kur’an ile o kadar haşır neşir idi ki, hangi ayeti sorsaydınız anında size çıkarıp gösterirdi. Kur’an okumayı okutmayı çok severdi. İslam’ın avam (halk) kesimine hakkıyla anlatılmadığını, özellikle bu kesime anlatılmasını ve onlara merhametlice yaklaşılmasını söylerdi. Ve bunu kendi nefsinde uyguluyordu. Gücünün yettiği, elinin ulaştığı yere kadar avama gider, onlarla sohbet ederdi. Halkla iç içe, adeta onlarla butünleşmişti. O, halkın içinden gelmiş gerçek bir halk çocuğu idi.

Süekli olarak O, “Bu zavallı halka ne verdik ki onlardan bir şey beklemeye hakkımız olsun” der, kendini ve haklı olarak bizleri de suçlardı. Çünkü O, gerçekten bir halk çocuğuydu. Bu yüzden mazlum ve muztazaf halkı en iyi anlayan, en iyi tanıyan ve onları en çok sevenlerden biriydi. Ubeyd Kur’anî bir ahlaka sahip idi. Çok mütevazi ve güler yüzlüydü. Kırk yaşına girmesine bir kaç ay kala şehid edildi.

Hazırda sekiz, bir de yolda dokuz çocuğu var. O’nun geçimi günlük idi. Yalnızca çay ve ekmekle geçirdiği günler sayılamayacak kadar çoktu. Ancak O’nu  yakinen tanımayanlar zengin olduğunu sanardı. Aynen Allah (cc)’ın ayetinde ifade edildiği gibi. 2/273. En yakın arkadaşı olduğum halde ben dahil hiç kimseden borç almaz, yardım kabul etmezdi. Aldığı azıcık maaş ile yetinir, idare ettirmeye çalışıyordu.

Mezheblere yaklaşımı nasıl idiyse, ırklara da yaklaşımı ve bakışı öyle idi. Takvadan başka hiç bir şeyin, kişiyi veya bir milleti üstün ve şerefli kılamayacağına inanırdı.

Çok haklı olarak Kürt Halkı’nın daha çok ezildiğini, horlandığını, kimliklerinin inkar edildiğini, kendi öz vatanlarında kızıl derililer gibi, laik ve şöven kemalizm tarafından ezilip sömürüldüklerini söylerdi. Elbetteki aynı şeyi ben de, bir değil binlerce defa söylüyorum. Ve daha bir çok şey söylüyorum ki, burası onun yeri değildir. Yaklaşık 15 veya 17 yıldır Ubeyd’i tanırım. Yine yaklaşık olarak 10-12 yıldır ki, bizim mahallede imamlık yapmakta, ikamet etmekteydi. Yani Diyarbakır’ın Şehidlik denilen muhitinde, benim şahid olduğum kadarıyla, şehidlik semtinin sakin ve esnafları, onların dışındaki O’nu tanıyıp duyanlardan Ubeydullah’ın şehadetine üzülmeyen, O’ndan hoşnud olmayan bir tek insana rastlamadım, görmedim ve duymadım. Bu söylediklerime (ki bu şekilde yemin etmek hiç adetim olmadığı halde) Allah (cc)’ı şahid tutarak yemin edebilirim.

İşte kısacası M.Ubeydullah buydu. Kimliği, karakteri ve şahsiyeti böyleydi. O, kendini Allah(cc)’ın dinine adamış aydın, ileriyi gören, mücahid ve gerçek bir İslam alimiydi. Daha bir çok güzel özellikleri var ki, yazı uzamasın diye bu kadarıyla yetiniyorum. İşte, Yezid’in torunları bu Ubeyd’i katlettiler. Arkasından boynu bükük 9 yetim bir de dul bıraktılar. Bir değil, binlerce dostunun gönlünü, bağrını yaktılar. Hüseynî kıyamın önüne geçeceklerini sandılar. Yanıldılar. Aldandılar.

İslam’ı anlayamadılar, anlayamazlar. Şunu da idrak edemediler, edemezler ve edemeyecekler. Kerbelâ olayı olmasaydı, Hüseyinler, şehid edilmeseydi; dünyanın hiç bir yerinde İslami Hareketler olmayacak, İran’da İslamî İnkılab gerçekleşmeyecekti. Yezid ve Yezid’in torunları bilinmeyecek, tanınmayacaklardı… İşte Ubeyd’ler, Şeyhmuslar, Metinler, Sedatlar ve Türkiyeli diğer şehidlerimiz de olmasa; Yezid’in torunları nasıl bilinebilir, saf müslümanlar bu ölüm uykusundan asıl uyanabilirler?

Uyansın! Uyansın İslamî Gençlik, hayat bulsun, can bulsun şehidlerinin kanlarından. Bu kanlar boşa akıtılmadı, heder edilmedi, edilmememlidir. Şehidlerimizin mübarek kanlarının kadrini bilmeliyiz. Onların kanlarında müjdeler var, karanlık yolları aydınlatan meşaleler var. İstiklâl var. Hürriyet var. Hükümet var. İnkîlab var. Şehidi olmayan bir milletin şerefi olmaz. Saadet bulamaz. Esaretten kurtulup, hürriyetine kavuşamaz. Allah yoluna, İslam uğruna bir değil, binlerce Ubeyd, binlerce Mehmed, Muhammedler feda olsun. Evet biz buna hazırız, hazırlıklıyız. Ölüm bize vız gelir. Ey kafirler guruhu! Ey Yezid’in torunları ! Ey çadaş Firavnlar ! Ey işbirlikçi yerli uşaklar ! Bizim Rabbimize ahdimiz var, buna sadık kalacağız : Mü’minlerden Allah’a verdiği ahdi yerine getiren erler vardır. Kimi, bu uğurda canını vermiş, kimi de beklemektedir. Ahidlerini hiç değiştirmemişlerdir.33/23.

Ya Rab! Bizleri de ahidlerini değiştirmeyenlerden eyle.

Ey mustazaf ve çaresizlerin, garib ve yalınayaklıların Rabbi olan Allah’ım, Türkiye şehidler kervanına bir mustazaf daha gönderdik, sana bir dost, bir sevgili gönderdik, kabul ve makbul eyle.

Ey itilip kakılanların, kapılardan kovulanların, gecekonducuların, korkudan müslümanım diyemeyenlerin, çocuklarına ilaç, mama alamayanların Rabbi ve yardımcısı olan Allahım. Sana seni ve dostlarını seven, seni yücelten, dinin uğrunda, hayatını veren bir garib mustazaf gönderdik. Nezdinde O’na güzel bir yer ihsan eyle.

Ey Allahım! O’nun kanıyla bize hayat ver, kâlb gözümüzü aç, basiretimizi artır. Karanlık yolumuzu aydınlat, kafirlerin düzen ve entrikalarını aleyhlerine döndür, ferasetimizi aç, dost ve düşmanlarımızı tanıt.

Molla Ubeyd’in cesur ailesine, akrabalarına, dost ve dava arkadaşlarına taziyet ve tesliyetlerimi arz eder, O’nun için Allah’tan mağfiret ve en güzel makamın verilmesini niyaz ederim.

 

Şehid Ubeydullah Dalar’ın yakın arkadaşlarından olan  Mehmet Atlan Hocamız’ın vefatının ardından 25 Nisan 1999 tarihli Selam Gazetesi’nde kaleme aldığımız yazıyı buraya almadan geçemeyeceğim:

 

Mehmet Atlan Hoca’nın ardından

İnna lillahi ve İnna İleyhi raciûn.

Geçen hafta Cuma günü otobüste giderken, cep telefonum birden acı acı çaldı. Açtığımda Muhterem Hocamız MEHMET ATLAN’ın öğretmen evladı Mahir, mukadder haberi ansızın verdi “Ağabey, babam akşam vefat etti, sizlere ömür” “İnna lillahi ve inna ileyhi raciûn. Allah cennette kavuştursun” derken, sözcükler boğazıma düğümleniyordu. ( 15 Nisan 1999 Perşembe gecesi saat 23.30 sularında vefat etmiş)

Hocamızın, Şubat 1998’de Evrensel Yayıncılık tarafından yayınlanan Kur’an Zaviyesinden Klasik Fir’avn ve Çağdaş Fir’avnlar isimli kitabında ölüm ile ilgili olarak şöyle yazmakta: “Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp, öldüren ve öldürülen mü’minlerin canlarını ve mallarını -Tevrat, İncil ve Kur’an’da verilmiş bir hak olarak- cennete karşılık satın almıştır. Verdiği sözü Allah’tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse, -Allah ile- yaptığınız alış verişe sevinin; bu, büyük başarıdır.” (Tevbe-111)

İşte cahillerden başkası böyle bir alışverişe sırtını dönmez. Yapmış olduğu böylesine kârlı bir alışverişi terk etmez ve bu akdini tek taraflı olarak bozmaz. Sonunda ölüm de olsa, kârı garantili olan böylesine cazip bir ticarete hayır diyemez. Makam ve mavkiniz, yaş ve sıhhatiniz ne ve nasıl olursa olsun, ölüm sizi bir gün mutlaka yakalayacaktır. Ölümden kurtulmanın imkânsız olduğunu, inanan da inanmayan da kabul etmektedir. Öyleyse, ölüm korkusuyla Allah (cc) ile yapılan bu güzel ve kârlı alış verişi, tek taraflı feshetmenin anlamı nedir? Neden bu kârlı alış verişi geri tepelim?

Mü’minler ancak Allah (cc)’tan korkar ve yalnızca O’nun önünde eğilirler. O’nun hükmünden başka hiç bir hüküm kabul etmezler. Onların hayatları, ölümleri ve bütün ibadetleri, yalnızca alemlerin Rabbi olan Allah içindir. Mü’minlerin sayıca az ya da çok olmaları, onları ne gururlandırmalı ve ne de ümitsizliğe düşürmelidir. Mü’minler hangi durumlarda olurlarsa olsunlar, Rablerine olan inanç ve güvenleri aynıdır, aynı olmalıdır. Bütün küfür alemi birleşip, onlara karşı savaş açsalar ve mü’minler en zayıf bir durumda olsalar bile, yine de ümitsizliğe kapılmazlar. Üstün gelseler gurura kapılmadan bunu sadece Allah (cc)’ın yardımı olarak bilir, mağlup olsalar bunu da Allah (cc)’ın takdiri ve kendi hatalarının bir sonucu olarak yorumlarlar.

Allah’ın dini uğrunda ölmek, makamların en yücesidir. Şehidlerin kanları dünya ve ahiret saadetinin anahtarıdır. Allah (cc)’ın dini uğrunda şehid olmak, en büyük saadet ve en büyük mutluluktur. Şehidi olmayan bir milletin şerefi de, istiklal ve hürriyeti de olamaz. Allah yolunda şehid olmak, İslam ümmetinin Rablerine karşı sadakat belgesidir. Ayette geçen Allah ile yapılan alış verişe sadık kalmanın göstergesidir.

Şehadet İmanın izharı, İslam ümmetinin hürriyet simgesidir. Şehadetten kaçınan bir millet asla saadete erişemez, esaretten kurtulamaz. Şehadeetten kaçınan bir millet, batıl ehlinin oyuncağı durumuna düşer. Böyle bir milletin hiç bir ağırlığı ve değeri olamaz. Böyle bir millet, ölü bir millettir. Böyle uyuşuk bir millet, ölü bir millettir. Böyle uyuşuk bir millet ancak batıl ehli için yaşar ve ancak onlar için çalışır. Aynen maddi bir araç, bir makina gibi! Ve böyle bir millet, ancak kanemici Karuniler için bir üretim aracı olarak kabul edilir ve karın tokluğuna günübirlik yaşarlar….

Biz şunu demek istemiyoruz ki, müslümanlar silahlarını alıp sokaklara dökülsünler. Ancak gerektiğinde müslümanlar, Allah uğrunda, İslam yolunda şehadetten kaçınmamalıdır. Elbette ki, her ibadetin olduğu gibi, cihadın da belli şartları ve zamanı vardır. Zaman ve şartlar tahakkuk etmeden cihad edilemez. İslam yalnızca cihaddan ibaret de değildir. İslam, cihada vermiş olduğu önem kadar ilim, inanç, ibadet, ahlak, vb. hususlara da aynı biçimde, belki daha fazla önem vermektedir. Nasıl ki, hacc için gerekli şartlar tahakkuk etmeden, namazın da vakti girmeden bu ibadetler eda edilemezlerse, cihad da edilemez. Yani cihaddan geri kalmak, gevşek davranmak ne kadar tehlikeli ve zararlı ise; şartlar oluşmadan cihada kalkışmak da, bir o kadar tehlikeli ve zararlıdır……….”

Hocamızla, tanışalı henüz bir kaç yıl oldu. İlk tanışmamız, İzmir’de ikamet ederken olmuştu. Gerçi gıyaben birbirimizi tanıyormuşuz. Kendisini bazı kardeşlerimden işitmiştim. İzmir’e yaptığım bir seyahat esnasında Kemal kardeşimiz vasıtasıyla şahsen tanıştığımızda, beni gıyaben tanıdığını söylemişti.

Hocamız İstanbul’a göç edip de Avcılar’a yerleştiğinde, İstanbul şartlarının elverdiği ölçüde kendisini ziyaret ederdim. Güngören’e taşındığında ise, hemen hemen her on günde bir görüşürdük.

Şanlı Çeçen Kıyamı’nı yerinde görüp halkımıza duyurmak maksadıyla Çeçenistan’a ikinci gidişimizde; Ruslar tarafından yakalanıp, sekiz ay zindana tıkılmıştık. Zindanda, kendimizden daha çok ailemizi düşünüyor, onların yalnızlık çekme ihtimalleri bizlere derd oluyordu.

Zindandan kurtulup Türkiye’ye döndükten sonra, zaman zaman, hanımın söylediği şu sözleri her halde ömür boyu unutamayacağım: “En çok halimizi hatırımızı soranlardan birileri de Mehmet Amca ve İmdat Hoca…..”

Hocamız yaklaşık 1.5 yıldır rahatsızdı. Kendisini sık sık ziyaret eder, dertleşirdik. Kurban Bayramı’nın 3. günü yaptığımız ziyarette, kendisini bayağı zayıflamış olarak görmüştüm. Hemen hemen her ziyaretimde söylediği sözü tekrar etti “Allah bana hayırlı bir ölüm nasib etsin. Kimseye sıkıntı vermeden, kimseye eziyet etmeden ömrümüzü tamamlamayı nasib etsin.”

Hocamız, tanıdığım insanlar içinde, vefakârlığı ve cesareti ile, gönlümüzde ayrı bir yer edinmişti. Kendisi, bildiğiniz gibi gazetemize (rahatsızlığı artıp, yazması güçleşene kadar) her hafta yazılarıyla, emek vermekteydi.

Gazetemize en son gönderdiği yazısı 7-13 Mart 1999 tarihli Kafir ve Münafıkların Özellikleri başlığını taşıyordu. Adalet  ve Zulüm başlığını taşıyan 28 Şubat -6 Mart 1999 tarihli yazısında Hocamız şunlara dikkat çekiyordu: “Karanlık ve aydınlık birbirinin zıddı olduğu gibi, bu iki kavram da birbirinin zıddıdır. Birinin diğeriyle anlaşması, uyuşması  asla mümkün değildir.

Ali İmran -18…….

Şura – 40-42…….

Yunus -39……….

Enam-129………

Ali İmran………192. ayetlerin meallerini verdikten sonra, şöyle devam ediyor: “Görüldüğü gibi bu ayet-i kerimeler de zalim ve mazlumlardan kısaca söz etmektedir. Buna göre Mü’minler, bir haksızlığa, bir zulme uğradıklarında, o zulmü def edinceye dek kendi aralarında mutlaka yardımlaşmalıdırlar. Bu, ayetle sabit olan ilahi bir emirdir. Aksi halde bütün müslümanlar Allah’a karşı asi olmuş olurlar. Zira İslamiyetin emirlerinden biri de, zulmü ortadan kaldırmaktır. Eğer müslümanlar hep birlikte zalimlere karşı koymazlarsa, onların da  zulümlerini daha da artıracağından kimsenin, hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

Bunun en bariz örneği, Türkiye’de müslümanlara yapılmakta olan apaçık zulümdür. İki yıldan beri aralıksız olarak zulme maruz kalan  Müslüman kızlarımız, sözde %98’i Müslüman diye nitelendirilen bir ülkede, ne yazık ki yalnız bırakılmışlardır. Zalimler, apaçık ve sadece Müslümanlara karşı yaptıkları onca zulümlerine rağmen, seçim meydanlarında halen onları alkışlayan yığınları, sık sık telaffuz edilen %98’in içinde olduğuna nasıl inanabiliriz? İffet düşmanı zalimlerin güçlü oldukları bir ortamda, iffet örtüleri için direnip dayanan kızlarımızı yürekten tebrik ediyoruz…..”

Mehmet Atlan Hocamız bir çok acılar tatmıştı. Bunlardan birisi de; en yakın arkadaşlarından olan, çok sevdiği Molla Ubeydullah Dalar’ın şehid edilmesiyle, geçici olarak, arkadaşından ayrılma acısıydı. Bu çok sevdiği arkadaşının arkasından şunları yazacaktı Mehmet Atlan Hocamız: “Çok haklı olarak Kürt halkının daha çok ezildiğini, horlandığını, kimliklerinin inkar edildiğini, kendi öz vatanlarında kızıl derililer gibi, laik ve şöven kemalizm tarafından ezilip sömürüldüklerini söylerdi. Elbetteki aynı şeyi ben de, bir değil binlerce defa söylüyorum. Ve daha bir çok şey söylüyorum ki, burası onun yeri değildir. Yaklaşık 15 veya 17 yıldır Ubeyd’i tanırım. Yine yaklaşık olarak 10-12 yıldır ki, bizim mahallede imamlık yapmakta, ikamet etmekteydi. Yani Diyarbakır’ın Şehidlik denilen muhitinde benim şahid olduğum kadarıyla şehidlik semtinin sakin ve esnafları, onların dışındaki O’nu tanıyıp duyanlardan Ubeydullah’ın şehadetine üzülmeyen, O’ndan hoşnud olmayan bir tek insana rastlamadım, görmedim ve duymadım. Bu söylediklerime (ki bu şekilde yemin etmek hiç adetim olmadığı halde) Allah (cc)’ı şahid tutarak yemin edebilirim.

İşte kısacası M.Ubeydullah buydu. Kimliği, karakteri ve şahsiyeti böyleydi. O, kendini Allah(cc)’ın dinine adamış aydın, ileriyi gören, mücahid ve gerçek bir İslam alimiydi. Daha bir çok güzel özellikleri var ki, yazı uzamasın diye bu kadarıyla yetiniyorum. İşte, Yezid’in torunları bu Ubeyd’i katlettiler. Arkasından boynu bükük 9 yetim bir de dul bıraktılar. Bir değil, binlerce dostunun gönlünü, bağrını yaktılar. Hüseynî kıyamın önüne geçeceklerini sandılar. Yanıldılar. Aldandılar.

İslam’ı anlayamadılar, anlayamazlar. Şunu da idrak edemediler, edemezler ve edemeyecekler. Kerbelâ olayı olmasaydı, Hüseyinler, şehid edilmeseydi dünyanın hiç bir yerinde İslami Hareketler olmayacak, İran’da İslamî İnkılab gerçekleşmeyecekti. Yezid ve Yezid’in torunları bilinmeyecek, tanınmayacaklardı… İşte Ubeyd’ler, Şeyhmuslar, Metinler, Sedatlar ve Türkiyeli diğer şehidlerimiz de olmasa, Yezid’in torunları nasıl bilinebilir, saf müslümanlar bu ölüm uykusundan nasıl uyanabilirler ?

Uyansın! Uyansın İslamî Gençlik, hayat bulsun, can bulsun şehidlerinin kanlarından. Bu kanlar boşa akıtılmadı, heder edilmedi, edilmememlidir. Şehidlerimizin mübarek kanlarının kadrini bilmeliyiz. Onların kanlarından müjdeler var, karanlık yolları aydınlatan meşaleler var. İstiklâl var. Hürriyet var. Hükümet var. İnkîlab var. Şehidi olmayan bir milletin şerefi olmaz. Saadet bulamaz. Esaretten kurtulup, hürriyetine kavuşamaz. Allah yoluna, İslam uğruna bir değil, binlerce Ubeyd, binlerce Mehmed, Muhammedler feda olsun. Evet biz buna hazırız, hazırlıklıyız. Ölüm bize vız gelir. Ey kafirler guruhu! Ey Yezid’in torunları ! Ey çadaş Firavnlar ! Ey işbirlikçi yerli uşaklar ! Bizim Rabbimize ahdimiz var, buna sadık kalacağız “Mü’minlerden Allah’a verdiği ahdi yerine getiren erler vardır.Kimi, bu uğurda canını vermiş, kimi de beklemektedir. Ahidlerini hiç değiştirmemişlerdir. 33/23. Ya Rab! Bizleri de ahidlerini değiştirmeyenlerden eyle.

Ey mustazaf ve çaresizlerin, garib ve yalınayaklıların Rabbi olan Allah’ım, Türkiye şehidler kervanına bir mustazaf daha gönderdik, sana bir dost, bir sevgili gönderdik, kabul ve makbul eyle.

Ey itilip kakılanların, kapılardan kovulanların, gecekonducuların, korkudan müslümanım diyemeyenlerin, çocuklarına ilaç, mama alamayanların Rabbi ve yardımcısı olan Allahım. Sana seni ve dostlarını seven, seni yücelten, dinin uğrunda, hayatını veren bir garib mustazaf gönderdik. Nezdinde O’na güzel bir yer ihsan eyle.

Ey Allahım! O’nun kanıyla bize hayat ver, kâlb gözümüzü aç, basiretimizi artır. Karanlık yolumuzu aydınlat, kafirlerin düzen ve entrikalarını aleyhlerine döndür, ferasetimizi aç, dost ve düşmanlarımızı tanıt.

Molla Ubeyd’in cesur ailesine, akrabalarına, dost ve dava arkadaşlarına taziyet ve tesliyetlerimi arz eder, O’nun için Allah’tan mağfiret ve en güzel makamın verilmesini niyaz ederim.”

Mehmet Atlan Hocamızın ardından, bu dileklerini bizler de aynen arzuluyor; yüce Rabbimizden ailesine, akrabalarına ve dostlarına sabırlar vermesini ve şu fani ayrılıktan sonra, hepimizi cennette kavuşturmasını niyaz ediyoruz.

Paylaş