Recep Şahin  

Recep Şahin       29 Eylül 1989 Afganistan


Afganistan’da küfre karşı kıyam ederken şehid olan Recep kardeşimizi Allah’ın (cc) ve Rasulü’nünün (SAV) emirlerini önce okuyup düşünürsek daha iyi anlayabiliriz. Çünkü Recep’in oraya gitmesine vesile olan kalbindeki imandı, teslim olduğu dava idi, kardeşlik şuuru idi. Yüce Rabbimiz (cc) Kur’an-ı Azimüşşanında “Şüphesiz Allah, mü’minlerden nefislerini (cihada adamak) ve mallarını- (tasadduk ve infak etmeleri)- onlara cenneti vermek karşılığında-satın almıştır. Onlar Allah (cc) yolunda savaşır, öldürür ve öldürülürler. Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da (Zikredilen bu cennet va’di) kendi üzerinde (sabit olan) hak bir vaaddir. Allah kadar ahde vefa eden kimdir? O halde (Ey Allah’tan sevap umrarak cihad ahdine vefa eden mü’minler Allah’ın vadi ve kerametiyle) yapmış olduğunuz bu alış-verişe sevinin Bu (Sizin için) büyük bir kurtuluş (yolu)dur. (Tevbe: 11) Yine Rabbimiz (cc) Ahzab suresinde “Mü’minlerden Allah(ü Teâlay)a verdikleri sözde vafa (ile savaşta sebat/eden (nice) adamlar vardır. Onlardan bazısı adağı yerine getirdi. (Cihad edip şehid oldu) Bazısı da (Şehâdeti) bekliyor. Ahidlerini hiç bir şeye değiştirmediler.” (Ahzab: 23) buyuruyor. Rasulullah (SAV) ise; “Kim savaşmadan veya kendini savaşa hazırlamadan ölürse cahiliye ölümü üzerine ölür.” (İbn Kesir C.3 sh. 834, Keşful Hafa, C.2 Sh: 387) buyuruyor. Evet Recep, İslam davasına gönül vermiş, müslümanların bugün içinde bulunduğu durumu iyice idrak etmiş, İslamın sızısını kalbinde hisseden bir kardeşimizdi. Bafra’nın Gelemara Köyü’nün Orta Mahallesi’nde imamlık yaparken yanına gitmiştim. Mevsim kıştı. Evinde oturduk, sohbet ettik. Konu Afganistan’dan açıldı. Recep’in gözleri adeta dolmuştu. “Allah’a yemin olsun ki gideceğim oraya, cihad elbisesini giyip, Allah’ın huzuruna şehid olarak çıkacağım” diyordu. Bizden bu fikrini kimseye söylememiz için söz istedi. Eski sobasının üzerinde sadece ekmeği ısıtarak yiyor, nefsini cihada hazırlıyodu. Vallahi kendim gözlerimle buna şahid oldum. Babası sık sık Recep’in yanına gelip “Oğlum seni evlendirelim, yaşın geldi artık” diyormuş. Recep ise “Baba şimdi evlenmeyi düşünmüyorum” diye cevap veriyordu. Bizimle konuşurken babasının bu teklifini kabul etmemesinin sebebini şöyle açıklıyordu: “Ben hûrilerle evleneceğim” diyordu. Nihayetinde Recep, cihada gitme fikrini, bazı âlimlere sorduktan sonra, Afganistan’a gitti. Recep şu ana kadar rastladığım, İslam davası uğruna kendini adamış en samimi kardeşlerimden biridir. O islamın edebiyatını yapmayı sevmez. Müslümanca yaşamaya özen gösterirdi. Recep’i en son Peşhawer’de gördüm. Yüzünün nuru, beni büyülemişti adeta. Onunla doyasıya sarıldık. Aradan 7-8 ay geçmişti. O, 7-8 ay fiili cihadın içinde idi. İşte bu görüşmemiz beni çok duygulandırmış, özlemimizi gidermiştik. Host cephesinde iken gece yarısı, Sengerde yatıyorlarmış. Skut füzesi düşmüş. Bir mücahid şehid olmuş. İki tanesi de o esnada ağır yaralanmış. Recep de yüzünden hafif yaralanmış. Tedavi için Peshawer’e göndermişler. Beni Peshawer’e gönderdiler diye adeta sıkılıyordu. Şehid olmayı çok arzu ediyordu. Nerede şiddetli çarpışma var, nerede mücahidler taaruz halindelerse, oraya gitmek istiyordu. Recep’e şu soruyu sormuştum.”Kardeşim, Anneni, babanı özlemedin mi?” bana şu anlamlı cevabı vermişti “İnan kardeşim sen söyledin, şimdi aklıma geldi onlar. Cihad bana onları unutturdu” diyordu. Evet, cihad kardeşimin ruhuna öylesine işlemiş ki, şehidliği öylesine özlemiş ve sevmiş ki, küfre karşı öylesine nefret duyuyorduk ki, anne-baba-kardeş sevgisini, artık istemeyerekte olsa unutmuştu. Çünkü o biliyordu “Allah ve Rasülünü; nefislerinizden, malınızdan, herşeyimizden daha aziz (üstün) tutmadıkça, cenneti kazanamayacağımızı. Çünkü o biliyordu; “İslam ümmeti mücahidlerin kanları, boğmadıkça onların tasulutundan kurtulamazdı.” Küfür, tağutlar mü’minlerin kıyamıyla, canları ve mallarını cennet karşılığında Allah’a (cc) satmalarıyla yerle bir edilirdi. Gömleklerimiz kanlarımızla yıkanmadan ne cennet kazanılırdı, ne de İslam toplumu oluşturulabilirdi. İslamın edebiyatını, laf ebeliğini yaparak, şeriat gelmezdi, İslam devleti kurulmazdı. O biliyordu; “Hangi İslam toplumu Allah yolunda cihadı terkederse, Allah ona zillet, aşağılık verir (İbn kesir C.3 Sh: 834) İslam toplumunun oluşması için, nasıl ki Hz. Hamzalar, Ammar b. Yasirler, Ebu Akiller canlarını vermişseler, bugünkü müslümanlarda, eğer İslam devletine talib iseler, onlar gibi canlarını vermeye hazır olmalılardı. Müslümanlar, “Cennet kılıçların gölgesi altındadır” hadisini iyi tefekkür edip, cennete talib olanların kılıçlarını kuşanmalarını gerektiğini bilsinler, anlasınlar.

Recep’in mücahid kardeşleri arasında mahlası “Muhammed Ekrem”di. Daha çok “Ekrem Ehi” (Ekrem Kardeş) diye çağrılırdı. Recep, Peshawer’de iken Host’ta mücahidlerin taarruz halinde olduğunu, şehre 2 km. yaklaştığını haber alınca, hemen arkadaşlarına (Muhamed Taha ve Abdülfettah’a) kısa bir mektup bırakarak cepheye gider. Arkadaşlarına yazdığı son mektubunda şöyle diyor. “Ben yarın Host’a gidiyorum. Yunus Halis’in grubu ile hareket edeceğiz. Celâleddin Hakkâni’nin yanına, Host’tan birisi (mücahid) geldi. Şu anda mücahidler taarruz halinde imişler. Şehre 2 km yaklaşmışlar. Mücahidler Sengerde imiş… Metbununun sonuda ise “Biz O’ndan geldik ve O’na döndürüleceğiz” diyor. Sanki şehid olacağı, Allah’a (cc) kavuşacağı içini doğmuştu. Evet O cepheye gitmeden evvel “Biz Allah’dan geldik ve Allah’a döneceğiz” diyordu.

Recep kardeşimiz cepheye ulaştıktan sonra, O’nunla birlikte cihad eden Arap mücahid kardeşimizin dilinden “O ve 7 kişilik bir grup, düşman siperlerine 10 veya 20 metre yaklaşıp Ar-pi-ci (Tanksavar), Grinof vb. silahla vurup geri çekiliyorduk. Bu (taarruz) birkaç defa devam etti. Yine düşman siperlerine saldırıp geri çekilirken, bombardıman esnasında düşen havan topunun etkisiyle kolundan ve karnının yanından yaralandı. Kolu dirseğinden kopacak kadar hasar gördü. Ayrıca omuzuna yakın yerden büyük yara aldı. Dirseğini sardık, ama üst tarafından çok kan akıyordu. Sonra arabayla gönderdik durumu iyiydi.” Dotor cephe gerisinde sargısını değiştirdi ve Miren Şehir’e gönderildi. Recep’i götüren Afganlı şöfor şöyle diyor: “Recep kan kaybından şehid oldu” 28.9.1989’da Rabbisine kavuştu ve Miren Şehir’e kendisi gibi şehid olan kardeşlerinin yanına defnedildi.

Evet Recep cephede almış olduğu yara ile şehâdet şerbetini içti. Recep şehidliğe ulaştı. Ben de diyorum ki “Ey Recep’in akranları, Ey Recep’in emsalleri! Sizler neredesiniz? Recep kardeşiniz, Allah younda canını verirken, sizler İslam davası uğruna neyinizi veriyorsunuz? Ruhunuzu cihada hazırlıyor musunuz? Dünyanın zevklerinden, lüksünden, makam ve mevki hırsından, paradan, feragat edebiliyor musunuz? Nefislerinizi Allah’a satmaya hazır mısınız? Kılıçları kuşanmaya, sıcak kanlarınızın, Allah yolunda elbiselerinizi ıslatmasına hazır mısınız? Ey Recep’in emsalleri, Ey müslüman genç kardeşim, Recep’ten akan o kanlar uykunuzdan uyanmanız için yüzlerinize serpilen soğuk sular olsun. Recepler sizlerin azminizi artıran, nefislerinizin coş-u huruşa gelmesine, şeytanınıza rest çekmenize vesile olsun. Ey Kadeşlerim!, şunu iyi biliniz ki, biz cennetlere talibiz, biz Muhammedî davanın gönüllerde taht kurmasına talibiz, biz İslam devletine, anayasası Kur’an ve Sünnet olan bir devlete talibiz. Biz Kur’an’ın yeryüzünde hakim olmasına talibiz. Bu ise, ancak Allah yolunda herşeyimizle -canımızla, malımızla, makamımızla, çoluk-çocuğumuzla, mülkümüzle-teslim olduğumuzla,  gerçekleşir. Sizler herşeyinizi Allah’a teslim etmeye hazır mısınız? Bu sualleri önce kendime, sonra sizlere, İslam ümmetinin tüm fertlerine tevcih ettikten sonra; Rabbimin (cc) bizleri de huzuruna şehid olarak çıkarmasını, nasib etmesini niyat eder, şehidin annesine ve babasına, ailesine başsağlığı diliyor ve son olarak kardeşimizin ve kardeşlerimizin şehâdeti bizlerin ve ümmetin uyanmasına vesile olmasını rabbimizden niyaz ederim.

Rabbimin(cc) huzuruna kanlı elbiselerimle çıkmak dileğimle Allah’a (c.c) emanet olunuz.

Afgan cihadında şehid düşen  Recep Şahin’in Ardından

Ahmet Seven (Vahdet/Bafra-Samsun)

Bir süre evvel gazetelerde şehid düştüğü haberini aldığımız Samsunlu Recep Şahin’in, Afganistan’a gitmezden evvel İmam Hatiplik görevi yaptığı Bafra İlçesine giderek, O’nu tanıyanların dilinden, Recep Şahin’i dinlemek istedik. Kimdi, nasıl biriydi? Kendisini şehidlik mertebesine ulaştıracak cihada gitmeye nasıl karar vermişti? Daha 19 yaşındaydı ve şehadet şerbeti içebilmenin arzusu içerisinde kıvranıyordu, anlatılanlara göre. Böyle bir hasret ve arzu içerisinde olan bu genç, nasıl bir yaşantı içerisindeyi? Şimdi sözü görev arkadaşlarından biri olan Mustafa Evet’e bırakıyoruz.

Mustafa Evet: O’nun cihada gitmezden evvelki halini kelimelerle ifade etmekten aciz kaldığımı hemen söylemek isterim. O İslam için birşey yapamamanın verdiği burukluk ve eziklikle eriyordu adeta. İradesine sahip samimi ve güven verici bir hali vardı. Mütevaziydi. Fakat İslama karşı yapıan hakaretlere öylesine karşı koymak isterdiki, anlatması bile zor. Hatta birkeresinde, İmam-Hatip Lisesinde (Alaçam) öğrenci iken, okuduğu okulun karşısında bulunan içki dükkanından, öylesine rahatsız olmuşki, bu rahatsızlık içki satılan dükkanın camlarını kırmaya kadar gitmiş. Hatat bu yüzden birkaç gün nezarette bile kalmış.

O, İslamın edebiyatını değil, tatbikatını yapmayı düstur edinmişti. Çok konuşmazdı. Toplumda gördüğü İslam dışı hareketler karşısında, üzerine tonlarca yük binmişçesine çile çekiyordu.

Recep Şahin’i İmam-Hatiplik yaparken tanıdım. Her defasında bizlere İslami mevzulardan sözeder, yüklendiğimiz görevin bilincinde olmamızı ister, daima Allah (cc) yolunda çalışmamız gerektiğini hatırlatırdı. Allah (cc)’ın kendisine yüklediği sorumluluğu yerine getiremediğini, bunun için de sürekli, acı çektiğini söylerdi.

Bir defasında Receb’i ziyarete gitmiştik. Akşam yemeğini yiyordu. Küçücük sofrasında, sobanın üzerinde kurutup suya banarak yediği bir kuru ekmek ve bir bardak sudan başka birşey yoktu. Hepimiz çok etkilenmiş ve “Kardeşim Recep kendine biraz bak, günler kuru ekmekle geçer mi, günden güne zayıflıyorsun” dediğimizde bize: “Ah keşke bunları yemeğe hak kazanmış olsaydık, Afganistandaki kakrdeşlerimiz, bu kuru emeği bulabiliyorlar mı acaba. Onlar orada açlık çekerken, ben nasıl türlü yiyecekelerle karın doyurabilirim. Oysa buna karşın şu yediklerimin hesabını, Rabbime nasıl verebilirim diye üzülüyorum” cevabını vermişti. Bu arada bize birkaç Hadis-i Şerif okuyarak kendisine hak vermemizi istedi.

Arzusu şehid olmaktı. Dualarında “Ya rabbi bana Afganistana gitmeyi ve orada şehid olmayı nasib buyur” temennisi eksik olmazdı. Afganistan’a gidince de, sürekli ön saflarda cihad etmeyi istemiş. Recep elbetteki ölmedi. Çünkü Rabbimiz “Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyiniz. Bilakis onlar diridirler fakat siz farkında değilsiniz.” buyuruyor. Allah (cc) aile efradına sabrı cemil ecri cemil ihsan buyursun. Kardeşimizin Allah’ın Rahmeti Mağfireti üzerine olsun.

Recep Şahin’i tanıyan arkadaşlarından

  1. Kadir Torun da onu şöyle anlatıyor.
  2. Kadir Torun: Bir Recebimiz vardı. Allah yolunda cihad için yurdunu yuvasını, evini barkını, anasını babasını ve bilcümle ahbap ve arkadaşlarını terkederek; ırkı dili vs. ayrı olan, aralarında yalnız din bağı bulunan insanlarla saf bağlayarak, Allah’ın sevgisini kazanmak üzere, yeryüzü coğrafyasının Afganistan bölgesinde şehadet şerbetini içen. Bir Recebimiz vardı bizim. Tüm dünyaya hakkı, hakikati bildirmek için, candan geçmeyi göze alan. Bunun için de her halükârda tefekkürden ayrılmayan.

Recep kardeşimiz, sessiz sakin Kuran ahlakını vücud beldesinde sergilemeye çalışan, fiiliyata önem veren bir hali vardı. Bu özellikleri Recep’e kazandıran esrar neydi acaba? Şüphesiz muttaki olması, herşeyiyle kendisini Hakka teslim etmesinden, kaynaklanıyordu bütün bunlar. O yapmak isteyipte yapamadığı hayırlı çalışmaların, mutlaka Afgan cihadına katılmak suretiyle, yerine getirebileceğine kendisini inandırmıştı. O kabına sığmayan, iman aşk ve vecd ile doluydu. İfadelerinde belirttiğine göre, Afganistan’ı işgal eden Rus ordusuna karşı, mücadele vermek ve bütün dünya müslümanları adına, onlara bir yumruk indirmek istiyordu. Onun için işgal edilen bölge, müslüman bölgesi olduğu müddetçe, herhangi bir ayırım ifade etmiyordu. Ha Filistin, ha Kırım, ha Afganistan ha Türkiye… ne farkeder diyordu. Kendisini ziyaret ettiğimiz bir gün, elinde bir gazete okuyordu. Gazetede Afganistan’da şehid olan Bilal’in ardından yazılmış yazı vardı. Gözleri yaşlıydı Recebin. O an resmini çekmek mümkün olsaydı, sanırım bizim içerisinde bulunduğumuz duyguların ve Recep hakkında söylediklerimizin binde bir olduğu, daha iyi anlaşılırdı. O an şehid olmuş Bilal’i öylesine gıbta ile okudu ve tefekküre daldı ki, bir an bizim bile farkımıza varmadı.

Son olarak O’nun Afganistan’a gidebilmek için, işlemlerini tamamladığını öğrendik. Hatta bizi aramış veda için. Vedalaşmak bile nasip olmadı.

Bizimle yaptığı sohbetlerde, cihadın edebiyatını değil tatbikatını yapmalı, tatbikatsız edebiyat yapanlara, öylesine acıyorum ki diyordu.

İşte dilimizin ifade ettiği kadar, Receb’i anlatmaya çalıştık. Ancak o anlatılanların kat kat üstündeydi. Şehid olmuş haberini aldığımız zaman, üzüntü ve sevinç doğdu gönlümüze. Bizim ondan ayrılığımız, onunsa aradığına kavuşması.

Receb’i unutmayacağız. Cenabı Hakk’dan müslümanlara acil sabır dilerken Rabbimizin rahmet ve mağfireti onun ve onun gibilerinin üzerine olsun.

KAYNAK: Vahdet Gazetesi Sayı 115 27 Şubat-5 Mart 1990  ve Vahdet Gazetesi Sayı: 108 22-28 Ocak 1990

 

Paylaş