Hayatı

 


“Metin Yüksel’in yirmi yıllık mücadele ile bezenmiş ve şehadetle taçlanmış yaşam hikâyesi”

-Metin Yüksel 17 temmuz 1958 yılında Bitlis’in Kolongo yaylasında Deştedari köyünde dünyaya geldi. Annesi doğunun tanınmış ailelerinden Şeyh Masum Efendi’nin kerimesi babası ise daha sonraları tüm Türkiye Müslümanlarının yakından tanıyacağı İslam âlimi olan Sadrettin Yüksel Efendidir.

Metin Yüksel henüz altı yaşında iken ailesi ile birlikte göç ederek İstanbul’a yerleşti. Yüksel ailesi daha çok kürt ve arap kökenli ailelerin yaşadığı Fatih’in Haydar Mahallesine yerleşmişti.

Metin Yüksel babasından aldığı İslami terbiye ve eğitimle büyürken, daha çok küçük yaşlarda liderlik vasfına sahip olduğunu davranışları ile gösteriyordu. Henüz ilkokul çağlarında iken mahallesindeki yaşıtı çocuklarla “İslam Cemaati” adını verdiği bir grup kurmuş arkadaşları ile kendince İslami faaliyetlerde bulunuyordu.
Metin Yüksel ortaokul çağına geldiğinde o günkü Müslüman öğrencilerin toplandığı MTTB (Milli Türk Talebe Birliği) çatısı altında orta öğretim komitesinde çalışmaya başlamıştı. Metin Yüksel ele avuca sığmaz kimliği ile çoğu zaman kendinden yaşça büyük ağabeylerinin önüne geçiyor MTTB’nin tüm aktivitelerinde ön saflarda yer alıyordu.
O yıllarda tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de doğu ve batı emperyalizmi kendi dünya düzenlerini kurmak ve korumak adına kirli, karanlık, kanlı bir oyun sergilemekteydi. Tüm ülke sol ve sağ olarak ikiye bölünmüş köyler, şehirler, sokaklar ve fabrikalar paylaşılmış, hoşgörü ve diyalog ortadan kalkmış, her gün onlarca masum insan hayatını kaybetmekteydi. Katliam, terör, korku insanımızı acımazsızca kuşatmıştı. İnsanlar ya sol ya da sağ görüşü benimsemeye zorlanıyordu.

Anadolu insanı birbirine düşürülmüş, emperyalist güçlerin çıkarları için milliyetçilik ya da vatanseverlik yaftası ile birbirini boğazlamaktaydı. Anadolu’nun masum insanları anlam veremedikleri bu kavganın tarafı olmaya zorlanıyorlardı. O yıllarda manevi değerlere bağlı Anadolu gençliği MTTB (Milli Türk Talebe Birliği) çatısı altında toplanmış, bu kavganın dışında durmaya çalışıyor ve Anadolu insanını emperyalizmin oyunlarına karşı bilinçlendirmeye gayret ediyordu. Gün geçtikçe bu mücadele için yeni bir kan, yeni bir heyecan ve daha aktif bir anlayışa ihtiyaç duyuluyordu. 1975 yılında MTTB Hareketi içinden bir grup genç, Akıncılar Derneğini kurarak bu mücadeleye yeni bir ivme ve heyecan kazandırdı. Kısa zamanda Türkiye genelinde örgütlenen bu hareket Anadolu insanının umudu haline gelmişti.

1975 yılında Akıncılar Derneği’nin kurulması ile Metin Yüksel bu harekete katılmış. 1976 da ise bir grup arkadaşı ile “Fatih Akıncılar “ Derneğini Haydar semtindeki vakıflara ait eski bir medrese binasında kurmuş ve bölgede faaliyete başlamıştı. Fatih semti o günlerde sol ve sağ çetelerin ve mafya türü yapılanmaların oldukça etkin olduğu bir bölge idi. Metin Yüksel ve arkadaşları İslami tebliğ faaliyetlerini aralıksız sürdürüyor gün geçtikçe Fatih halkının güvenini ve sevgisini kazanıyorlardı. Verdikleri aktif mücadele ile kısa zamanda bu çeteleri susturmuş Fatih semtini güvenli bir bölge haline getirmişlerdi.

Metin Yüksel her an semtin her yerinde idi. Bazen bir köşe başında, bazen bir kahvehanede, bazen bir okulun bahçesinde insanlara İslamı tebliğ ederken görebilirdiniz.

Metin Yüksel artık yalnızca Fatih’te değil tüm Türkiye’de tanınmaktaydı. Nerede bir müslümanın başı sıkışsa O ve arkadaşları oradaydı.

Doğu ve batı emperyalizminin kontrolünde Türkiye genelinde örgütlenen bu çeteler, Anadolu insanı ile bütünleşen bu yapıyı ve hareketi bitirmenin yollarını arar hale gelmişti.

Akıncılar hareketi hiçbir zaman kavgadan ve şiddetten yana olmamıştı. Ancak o günkü şartlarda sol ve sağ gruplarla diyalog adeta imkânsızdı. Bu çeteler hâkimiyet sağladıkları her yerde terör estiriyor, bizden olmayanın yaşama hakkı yoktur mantığıyla hareket ediyordu. Müslüman gençler Anadolu topraklarında oynanan bu hain oyunu insanımıza anlatıyor, iki ateş arasında kalmış masum insanları korumak için her türlü çabayı sarf ediyordu.
Müslümanların bu hareketi büyüdükçe sol ve sağ çetelerin de saldırıları artıyor pek çok genç bu saldırıların sonucu yaralanıyor ve şehid ediliyordu.

O günlerde özellikle sol çeteler Metin Yüksel ve arkadaşlarını durdurmak için hain planlar yapıyor, fakat Metin Yüksel her seferinde kendisine yönelik saldırılardan Allah’ın yardımıyla kurtulmayı başarıyordu.

26 Ekim 1977 günü Metin Yüksel ve bir grup arkadaşı Fatih’te bulunana Darüşşafaka Lisesi’nin önünde silahlı saldırıya uğruyor ve Metin Yüksel üç kurşun yarası olarak ağır yaralanıyordu. Bu yaralanma hadisesinden henüz birkaç gün sonra yaraları iyileşmeden Metin Yüksel Fatih sokaklarına çıkıyor ve adeta bu çetelere meydan okuyordu. Metin yüksel sadece Türkiye’de değil kardeşlik ve ümmet bilinciyle dünyanın her tarafındaki Müslümanların mücadelesinin sesi ve soluğu oluyordu. Eritre’den Patani’ye, İran’dan Filistin’e, Moro’dan Türkistan’a tüm Müslümanların mücadelesi Metin Yüksel’in kendi elleriyle çizdiği afişler, pankartlar ve bildirilerle Anadolu insanına anlatılıyor, Müslümanların kardeşliği vurgulanıyordu.

Emperyalizmin Türkiye topraklarında oynadığı hain oyunlar karşısında dikilen bu kale yıkılmalıydı ve en önemli hedef ise Metin Yüksel olarak belirlenmişti. Emperyalizmin kuklaları karanlık mahfillerde hain emellerinin planlarını yapıyordu.

Metin Yüksel o günlerde şaha karşı ayaklanan İranlı Müslümanları desteklemek amacıyla pek çok faaliyete katılıyor ve İranlı Müslümanların dilinde slogan olan “Şehidler inkılâbın müjdecisidir.” Sözünü dilinden düşürmüyordu.
Çölde susuz kalmış bir insanın suya koştuğu gibi adeta şehadete koşuyor ve şehadet şerbetini içmek için yanıp tutuşuyordu.
Metin Yüksel kendisine zarar gelmesinden korkarak telkinde bulunan arkadaşlarına şairin şu dizeleri ile cevap veriyordu, “Ölüm bize ne uzak, ne yakın bize ölüm, ölümsüzlüğü tattık ne yapsın bize ölüm” Metin Yüksel’in şehadetine yakın günlerde şehid ve şehadet lafının ağzından hiç eksik olmadığını biliyoruz. Bir gün arkadaşları ile konuşurken “Ben bir gün şehid olursam cenazemi hemen kaldırmayın, iki, üç gün bekletin ve Türkiye’nin her tarafına haber salın, cenazemi büyük bir kalabalıkla kaldırın, benim şahadetim insanımıza güç ve moral kaynağı olsun.” Demişti.

Metin Yüksel şehadetinde bile mücadeleci kimliğini ortaya koyan eşine ender rastlanır bir yiğit Müslümandı. Metin Yüksel’i Metin Yüksel yapan bu duruşu ve kimliğiydi. Yıllar sonra bile onun bu mücadele anlayışı günümüz Müslümanlarına önemli bir derstir.

Ve Şehadet Vakti
23 Şubat 1979 karlı bir Cuma günü Metin Yüksel ve arkadaşları, bir gün önce İzmir’de düzenlenen İran İslam Devrimi ile ilgili bir programa katılmış, sabah namazında İstanbul’a geri dönmüşlerdi. Bir grup sağ çeteci geceden saldırıya geçmiş bazı Müslümanları silahla yaralamışlardı. Metin Yüksel ve arkadaşları o gün akşam yola çıkacak ve Afganistan Müslümanlarının yardımına koşacaklardı.

Metin Yüksel bu saldırı olayını duyunca, “Biz planladığımız gibi yolumuza gitmeliyiz” kararını vermiş, Müslümanların bu sağ çeteyle baş edebileceği kanaatini arkadaşlarına anlatmıştı.

O gün Fatih Camii avlusu karla kaplıydı, sanki bembeyaz bir gelinlik giymişti. Hava soğuk ve ayazdı. Tüm Fatih semtine çöken derin sessizlik birazdan kopacak fırtınanın habercisi gibiydi. Metin Yüksel ve beş arkadaşı Cuma namazı için vakıflar yurdunda abdest almış, camii avlusuna doğru ilerliyordu. Metin Yüksel şehadet için hazırlandığını biliyormuşçasına her zamankinden neşeliydi. Arkadaşları ile şakalaşıyor, sevdalısına kavuşacak aşık misali davranıyordu.

Metin Yüksel ve arkadaşları camii avlusuna geldiklerinde geceden saldırıya geçen sağ çetenin mensupları otuz, kırk kişilik bir grupla avluya girdiler. Metin Yüksel gelenlere müdahale etmeye kalkışan bir arkadaşını kolundan çekerek durdurdu, sakin kararlı bir şekilde camiye doğru ilerledi ve içeri girdi.

Sanki benim şehadetime kimse engel olmasın gibi bir tavır sergiliyordu. Cami avlusuna pusu kurulmuş, mermiler namlulara sürülmüştü. Namaz çıkışı silahlar ateş kustu. Metin yüksel silahsızdı, arkadaşları da öyle. Metin Yüksel İslam’ın izzet ve şerefine bedenimi kurban vereceksem gelin kurşunlar beni alın der gibiydi. Kendisine doğrulan silahlara doğru birkaç adım attı. Bedenine saplanan kurşunlar adımlarını durdurdu. Yavaşça yere yıkıldı. Ortalık mahşer yeri gibiydi, çığlıklar, feryatlar, silah sesleri ve havaya uçuşan güvercinler… Güvercinler sanki onun şehadetini müjdelemek için gökyüzüne kanat çırpıyorlardı. Bir ses duyuldu “Metinimizi şehid ettiler” Sesler kesildi, zaman durdu. Fatih camii avlusu bembeyaz gelinliği ile onu kıpkırmızı akan kanıyla bağrına bastı.

Türkiye Müslümanlarının yüz akı civanmert delikanlısı şehid olmuştu. O artık ölümsüzdü.

“Şehadet bir çağrıydı tüm nesillere ve çağlara” Metin Yüksel bu çağrıya uymuş, mücadele dolu, ders dolu kısacık hayatını şehadet tacı ile süsleyerek Rabbimize geri dönmüştü.
Biliyoruz ki bugün onun kardeşlik bilincine, mücadele anlayışına dünden daha çok ihtiyacımız var.
“Eğer Allah yolunda öldürülürseniz veya ölürseniz, Allah’ın size lütfedeceği mağfiret ve rahmet onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır. Andolsun ölseniz de öldürülseniz de muhakkak ki Allah’ın huzurunda toplanacaksınız.” (Ali İmran 3/157-158)

Paylaş