İdeolojik Efsaneler, Romantik Efsaneler

Müslüman aydınlarla, her tür iktidar arasında eleştirel bir mesafe olmalıyken, bu mesafe olmadığı için, bir şekilde her tür iktidarın sıradan bir parçası haline gelinebiliyor. Böyle bir ortamda / iklimde gerçeklerle görüntü arasındaki çelişkileri, uçurumları hiç mi göremiyoruz?

İnsanlığın dünyası, modern tarih boyunca çok yanıltıcı, propaganda ürünü evrenselliklerle hep aldatıldı, bugün de aldatılıyor. Bu aldanış sebebiyle, modern tarihin kapitalist ve sömürgeci ilerleyişi, 1789’un cumhuriyetçi evrenselciliğinin sömürgeci-ırkçı yüzü gereği gibi görülemedi, algılanamadı ve anlaşılamadı. Sözünü ettiğimiz evrenselcilik, hiçbir şekilde eleştirel bir bilinçle takip edilemedi.

İslam dünyası toplumları modern zamanlar boyunca ve bugün, yeni sorunlarla karşı karşıya geldikleri halde, bu sorunlarla ilgili olarak yeni fikirler, yeni çözümlemeler üretemediler. Yenilgilerle yüzleşemediğimiz, hesaplaşamadığımız, yenilgi psikolojisini aşamadığımız için her türlü statükoya mâhkum olduk. Bu mâhkumiyet nedeniyle, bugün yaşamakta bulunduğumuz bağımlı hayatları yaşamaya devam edeceğiz. Bu mahkûmiyet sebebiyle, düşünce hayatımız alternatif bir sistemin var olabileceğini, mümkün olabileceğini gündeme getirmeye cesaret edemiyor.

Düşünce hayatımız, kültür, hayatımız, dini hayatımız, ancak güncel politika gündeme endeksli yorumlarla, ilgilerle, konjonktürel bir düzlemde etkinliklerini sürdürebiliyor. Bu sınırlılık / kısıtlılık sebebiyle de Müslüman aydınlar, 15 Temmuz’un Fransız Devrimi’nden çok daha önemli, büyük bir halk devrimi olduğunu yazabiliyor, konuşabiliyor. 1789 Fransız Devriminin ürettiği kavram ve kurumların bugün, halen dünya siyasetine egemen olmayı sürdürdüğü her nasılsa hatırlanmıyor. 15 Temmuz bağlamında, Müslüman aydınlara, bedensel varlığımıza saldırılıncaya kadar, zihinsel varlığımıza, bilincimize yapılan saldırılara nasıl katlandığımızı, bu saldırıları nasıl tebcil ve takdis ettiğimizi sormak gerekir.

Statüko, popülizm ve hamaset, İslami bilincin ilerleyişini kesin bir şekilde durdurduğu için, düşünsel, entelektüel yankısı olabilecek, hiçbir büyük olay yaşamıyoruz. Kendilerini medyatikleştirmeye adayan medya ürünleri, medyatik propagandanın ve dünyanın dışına çıkma iradesi / yeteneği gösteremiyor. Müslüman aydınlarla, her tür iktidar arasında eleştirel bir mesafe olmalıyken, bu mesafe olmadığı için, bir şekilde her tür iktidarın sıradan bir parçası haline gelinebiliyor. Böyle bir ortamda / iklimde gerçeklerle görüntü arasındaki çelişkileri, uçurumları hiç mi göremiyoruz?

Modern dünya ideolojik efsanelerle kendisini kanıtlamaya çalışırken, İslam dünyası toplumları da, kendilerini romantik-mistik efsanelerle kanıtlamaya çalışıyor.

Müslümanların, kendilerini, İslam’ın kapsayıcı-büyük-üst kültürüne nispet etmeyi bırakarak, etnik aidiyet, mezhep ve kabile aidiyetleriyle sınırlı alt kültürlere nispet etmeye başladıkları günden bu yana, İslami gündem tamamlanamıyor, parçalanmasını sürdürüyor. İslam’ın alt kültürlere nispet edilmesi, alt kültürlerle sınırlandırılması, İslam’ın dünya ölçeğinde bir etki uyandırmasını imkânsız kılıyor. Alt kültürler her zaman her tür istismara açık olabiliyor. Alt kültürlerle sınırlı bir bünye kendi kaderini tanımlayamıyor, kendi anlam ve bilgi sistemini hayata geçiremiyor. Kendilerini alt kültürlerle ifade eden toplumlar kolaylıkla etkisiz hale getirilebiliyor, ötekileştirilebiliyor. Ötekileştirilenler, yalnızla?tırılanlar bu konumlarını içselle?tirdikleri için, uluslararası sistem nezdinde sahip oldukları resmi konumların sınırlarını aşarak, kendi dillerini ve dünya görüşlerini özgürleştiremiyor. Sözü edilen konumu içselle?tiren Müslüman halklar-toplumlar her dönemde birbirinden farklı tahakküm biçimlerine maruz kalmaya devam ettikleri halde bir direniş bilinci-kültürü üzerinde çalışma ihtiyacı duymuyor.

Akılları ve bilinçleri sömürgeleştirilmiş, parçalanmış ve kontrol altına alınmış özneler, hangi kültür ve toplumda yaşıyor olurlarsa olsunlar, kendilerini, toplumlarını, hayatı ve dünyayı doğru anlayamazlar, bağımsız hiçbir inşa’ya güç yetiremezler. Tarihin genel bakışı içerisinden bakıldığında, İslam toplumlarında durumun iyiye gittiğine işaret eden hiçbir kolektif çaba görülmüyor. Hızla değişen bugünün dünyasında, bu değişimi gerçekleştiren, yönlendiren, kontrol eden unsurlar hakkında stratejik düşünsel çerçeveler geliştirmemiz gerekir. Bugün, Müslümanlar olarak sosyal/kültürel/siyasal bir değişim stratejisine sahip olduğumuzu iddia edemeyiz. Stratejik bir bunalımla, krizle, çıkmazla karşı karşıya bulunduğumuzu itiraf edebilmeliyiz. Stratejik akıl ve bilinç, alt kültür bencilliklerini, bağnazlıklarını ve patolojilerini aşarak, kapsayıcı ümmet kültürünü/bilincini hayata geçirmemizi zorunlu kılar.

Hızlı ve anlaşılması zor değişimlerin yaşandığı günümüz dünyasının, entelektüel/kültürel/politik koordinatlarını belirleyerek, içerisinde yaşadığımız kimlik ikilemlerini aşarak, ahlaki ve zihinsel bağımsızlığımızı somutlaştırmamız gerekir. Farklı dünya görüşlerine, hayat tarzlarına, değer sistemlerine eşit düzeyde saygı ilkesi İslam imparatorlukları dönemlerinde gerçekleştirilmiş, modern zamanlarda ise, bu ilke soyut bir ilke olarak kalmış, hiçbir zaman hayata geçirilmemiştir.

Demokratik ve laik olduklarını iddia eden modern devletler, bu iddialarını İslam ve Müslümanlar söz konusu olduğunda bir kenara koyarak taraf tutuyor ve onlara üçüncü sınıf insan muamelesi uyguluyor. Siyasal kültürün bütünüyle kirlendiği, bozulduğu, istismar edildiği, bütün toplumlarda halkların ırkçı-ideolojik ya da popülist amaçlar doğrultusunda manipüle edebildiği, siyasal kadroların çok açık bir çürüme/yozlaşma ile karşı karşıya bulundukları, özellikle kendilerini liberal demokrasilerle tanımlayan, temellendiren Batılı devletlerin bu tanımlarının gerçek dünyadaki karşılıkları çok büyük bir yalandan ibarettir.

Demokrasi ihracı maskesi altında gerçekleşen Afganistan, Irak, Suriye, Libya müdahaleleri sıra dışı, olağanüstü kötülüklerin, insanlık tarihinde benzeri görülmeyen kötülüklerin sahnesi oldu. Sahne demokrasileri, bu ülkeleri, bu ülkelerdeki bütün aziz İslam şehirlerini, medeniyet ve kültür yapılarını büyük vahşet ve barbarlıkla yok ettiler, yok etmeye halen devam ediyorlar. İslam dünyası toplumlarının, düşünce ve fikir hayatının, emperyalist ve ırkçı egemenlik ve sömürü adına kullanılagelen, tahakküm ve sömürü üreten kolonyalist söylemi bütün boyutlarıyla insanlık önünde teşhir etmesi gerekiyor. Ancak, toplumlarımız, karşı karşıya bulundukları, yüzyıllardır süregelen entelektüel yenilgi sebebiyle temel İslami meseleleri konuşamıyor, bu konuda dramatik bir sessizliği tercih ediyor.

İslami farkındalığı, dikkati, inceliği, bilinci ve ölçüyü bütünüyle kaybettiğimiz için, popülist kavramlar, yaklaşımlar bütünleşiyor, bu kavramları meşrulaştırıyor, akıl birliği üzerinde yoğunlaşmak yerine, duygu birliği üzerinde yoğunlaşıyoruz. Popülist kavramlar, yaklaşımlar etrafında yeni dil/kültür oluşturulduğu için, siyasal kültür içeriksizleşiyor, siyaset kişileştiriliyor, retorik ifadeler gerçeğin kendisini yansıtmıyor, politik dil reklam sloganlarına dönüşüyor. Popülist dil ve kavramlar aracılığıyla iyimserlikleri zorluyoruz. Popülist dil/kavramlar/yaklaşımlar, fikirlere, düşüncelere, eleştiriye, özeleştiriye, İslami farkındalıklara, eleştirel düşünürlere kesinlikle hayat hakkı tanımıyor.

24.7.2017-İslami Analiz
Paylaş