Gıyaseddin Uğur   

Gıyaseddin Uğur      21 Ocak 1994 Batman

“Gün gelir de kurumuş bir papatya, çınar gibi dağları, ovaları gölgelendirir; tevhid bülbülleri, Tebliğ şarkılarını, Davûdî nağmelerle, Nemrud’un beynini patlatırcasına söylerler ve örtülü bir vicdan irkilip, Hz. Hüseyin gibi Kerbelâlara koşarsa; işte o gün, evet o gün, her kalpte Muhammedî bir papatyanın filizlerine şahid olabilirsiniz.” Gıyaseddin Uğur.

Gıyaseddin şehidçe yaşadı

Henüz hayattayken, yüz yüze gelmek veya hatırlamak istediğimde O’nu görürdüm. Çünkü hayatteyken de şehidçe yaşadı. Yaşamının her anında, bir şehid hali vardı. Şehid Gıyaseddin bir volkandı. Ateş püsküren değil, iman püsküren bir volkandı. Cesaret fışkıran… O’na öldürüleceği söylendiği zaman, hep aynı cevabı verirdi: “Benim yolum bu!…”

Böyle bir şehidi anlatırken şüphesiz ‘dili geçmiş zaman kipi’ni kullanmak, çok ağır geliyor ama, kalem çaresiz, ben çaresiz. Başka bir alternatifim yok.

Bazen karşılıklı oturduğumuzda, O bir yere dalarken, ben de yüzüne bakardım. Şehadetini düşünür dururdum. Benim elim nasıl varacak O’nu yazmaya diye… Hep Allah’dan geç olmasını dilerdim, ayrılığın… O ise umurunda değil… Bu volkanın sıcaklığıyla… Allah’ın yardımıyla… Yarına göndermede bulunduğum umudlarla…

O’nun qadirşinaslığına, hep gıbta ile baktım. Kendi babası yaşında bir insanla nasıl konuşabiliyorsa, aynı şekilde, henüz ilkokul yaşlarında bir çocukla bile oturup konuşabiliyordu. Ama arkadaşça, dostça… Böyle birisinin yokluğunu duyumsamak, çok acı ama, İlahî Vahyin gereği, bu, bizim şuurunda olmadığımız ‘dirilik’ten ötürüdür, diye düşünüyorum.

Tesellisi olmayan bir ademiyet en acı verici bir olgu olarak karışıyor, teşevvüş içinde olan duygularımın arasına…

Garzan’ın münfid topraklarında yetişen bu yiğidin ardından söylenecek o kadar çok şey var ki, hepsini kağıda dökmeye kalem direniyor.

Şehidçe yaşamanın künhüne varabilmek için, O’nu yakından tanımak yeter de artar. Ama gel gör ki, bu kadar yakından tanıtabilmek için, ne gücüm var, ne de mecalim. Doruğa ulaşan cesaretiyle, kafirlerin ve zalimlerin gözünde çok daha büyüktü. Hemhal dostarının gözünde olan büyüklüğünden çok daha büyük O’nu, bırakın dostun gözünde, düşmanın gözünde bile bu kadar büyük yapan neydi?

Davasını iyi bilen ve bildiğini anlatabilen yapısı ve bunun da ötesinde, davasının hak ve doğru olduğuna, sonuna kadar güvenen bir kişiliği vardı. O’nun bu kendine güveni (ideolojisine güveni) ister istemez, karşıt herhangi bir düşünceyi savunanı, kendi kendi ile çelişir hale getiriyordu. Kendisi için hayatın hedefini şöyle dile getiriyordu:

“Allah’ın rızası arzumuz,

Muhammed (a) mürşidimiz

Kuranî hayat davamız

Şehidlerin kabristanı mekânımız…”

Hayatı boyunca uğradığı bütün iftiralara karşı hep başı dikti. “Gelin ispatlayın!” diyordu. Müfterilerin buna karşılık yaptığı ise, karşısında dut yemiş bülbüle dönmekti. Ama O yılmadı.

Mekke döneminin o kasvetli ortamını anımsatırcasına, karşı karşıya kaldığı tüm zorluklara, direnmesini bildi. Tıpkı, Garzan’ın yalçın ve başı dik dağları gibi.. O kadar çok iftiraya ve manevi işkenceye uğratıldı ki; O, tüm bunlara karşı cevap vermek yerine, kendinden eminliğiyle, alnı açık bir şekilde, yılmadan durdu ve bu yılmazlığı, O’nu keskin bir kılıç gibi biledi…

Ve hayatı, baştan başa direnişti. Nefsin garkedici ihtirasından, kahrolası sağırlığa ve ihanete kadar… Her şeye, ama her zaman bir direniş…

21 Ocak…. Ve şehid edildi. Bu direnişi söndürebileceklerini zannederek… Elleri kırılasıca zalimler tarafından…. Yanıldıklarını göreceklerdir. Nerde görülmüş ki, baştanbaşa direniş kesilmiş mazlumların direniş alevi sönmüş?

Ve Garzan şimdi mahzun; tasa ve kederden sisler kaplamış Garzan’ı…

Garzan ağlamada, ince ince gözyaşlarıyla İloh Çayı’yla…

Garzan, ömrü boyunca böyle bir yiğidi çok zor gördü ve bir daha da zor görecek!

Ve duyumsamakta şimdi Garzan’ın toprağı, O’nun sıcak kanını içine çekmek istiyor bu kanı…

Ve Garzan toprağı şimdi vuslata ermenin sarhoşluğuyla demlenmiş… Kimi misafir ettiğini biliyor.

Bizse değil hazan, yeni bir baharın müjdesi kanın takipçisi…

Garzan toprağı vefalıdır.

Garzan toprağı cefakârdır.

Kucakladığı bu şehidi, bize geri verecek… Adım gibi eminim!

Bize geri verecek binlerce…

Hayat dolu binlerce lâle ile…

Tarih boyunca sulanmakta olan Tevhid ağacına doğru yol buluyor kan…

Ve Garzan toprağı bu geçişe izin veriyor.

Tevhid ağacını diriltmenin karşı  konulmaz sorumluğuyla davranacak bu toprak!

Bir değil, bin çiçek açacak!..

Ve kırmızı güller, şehid Gıyaseddin’den selam getirecek!..

Vefalıdır bu toprak…

Kiminle tanıştığını iyi biliyor.

Qadirşinaslığını gösterecek! Çünkü şehidin qadirşinaslığına aşina oldu.

Şehid Gıyaseddin, Orhan Hoca’nın Pasur (Kulp)’da şehid edilmesinden sonra şunu diyordu, bize kalan yadigârda:

“Gözün arkada kalmasın!

Biz arkandayız,

Davanı sürdüreceğiz!

Senin yolundan ve izinden geliyoruz.”

Kavuşacağız

ORHAN HOCA’ya duyduğu hasretliği ifade etmeye çalıştığı bu mısralarda verdiği sözü tuttu. Ve O şimdi dostlarına kavuştu, geri kalan dostlarına bir miras bırakarak… Ahdinde durmayı… Şehidçe yaşamayı bıraktı.

Ve ey şehid!

Senin öpülesi alnın ve mübarek yüzün, zalimlerin hafızasına nakşoldu. Bir daha unutmayacaklar; benim unutmadığım gibi… Ben hatırladıkça, belki yüzümü acı bir tebessüm ve ayrılık hasreti kaplar. İçimi çekerim. Ama onlar hatırladıkça, uykuları kaçacak; gece yarıları yataklarından fırlayıp feryad edecekler. Bir bardak soğuk su içecekler korkuları yatışsın diye… Silüetin, gözlerinin önünde canlandıkça, bilinç altında bastırılmış duyguların içinden, saygıyla beraber bir korku dolaşacak gönüllerinde, donmuş beyinlerinde ve taşlaşmış yüreklerinde…

Kime el kaldırdıklarını o zaman anlayacaklar.

Sen ki, bir karıncayı bile incitmekten kaçardın.

Sen ki, her şeyden önce, insanlığını kaybetmemiş herkesin kıymetini bilecek kadar qadirşinastın.

Sen ki, sana yıllar yılı zulmeden katillerinin bir tevbesi ile, onları bağrına basacak kadar merhametle  doluydun.

Sen ki, yumuşaklığın, cesaretin, izzetin bilincin, merhametin, dostluğun zirvesinde taht kurdun. Ve işte kurduğun bu tahtın karşıssında, ezilip büzülecekler ve af dileme yüzü bile bulamayacaklar zalimler!.. Ve mahşer günü, senden merhamet dileyecekler. Belki sen yine onlara merhamet edersin, ama ya Allah!?

Ve şimdi ben, seni tanıdığım için kendimi bahtiyar hissediyorum. Bunu bana nasib ettiği içinde, Allah’a sonsuz hamdediyorum.

Gel gör ki, bıraktığın hatıralar o kadar fazla ki, günün her vaktinde seni hatırlamadan, anmadan yaşamak çok zor!.. Can ciğer bir dostun, somutunu kaybetmek kolay mı sanıyorsun!

Cennet için yaşamadığını bilmek ayrı bir direnç, cehennem için yaşamadığını bilmek ise ayrı bir aşk veriyor. Tutulduğun o sonsuz ilahî aşkla, yıkadığın imanını ve cesaretini unutmayacağımıza söz veriyoruz.  Davana sadık olduğun kadar, sadık kalacağız. Söz ahiddir. Kanın ise bunu perçinlemiştir. Sana şahidiz. Senin sıdkına şahidiz. Ve senin şahidliğine şahidiz. Bu şahidliği kanımızla yapmaya hazırız.

KAYNAK: Hira Dergisi-Şubat 1994 Sayı:11

Paylaş