Ahmet Şamil Karaoğlu    

Ahmet Şamil Karaoğlu      21 Temmuz 1995 Bosna


Ülkemiz insanını, kendi öz benliğinden koparma gayretleri, iki asırdır devam etmekte. Özellikle son seksen yıldır kendi milletiyle düşman kesilmesi, dünyanın hemen hemen hiç bir ülkesinde görülmedi. 28 Şubat süreciyle, milletini, halkını hiçe sayan rejim, yeni bir dönemi başlatmış bulunmakta. Şu da bir gerçek ki; ne yaparlarsa yapsınlar bu milleti kendi öz benliğinden koparamamaktalar.

Şehidimiz Ahmet Şamil; milletini yaban ellerde iş aramaya mecbur bırakan, kokuşmuş laik rejimin, gurbet ellerde de olsa, kendi öz benliğinden koparamadığı binlerce insanımızdan birisi.

Babası Süleyman Amca’nın dilinden oğlu Ahmet Şamil:

Perşembeyi, Cumaya bağlayan bir Ramazan gecesi; teravih namazı sonrası başlayan doğum belirtileri, büyük babanın ve annenin dualarıyla, gece saat 03.00 sularında son buluyordu. Dünyaya gelen bebeğin, kulağına okunan ezan ve kamet ile, büyük mücahid İmam Şamil’e izafeten konulan Şamil ismi önüne, Peygamber Efendimizin Ahmed ismi de eklenen Ahmed Şamil, Karaman’ın Otuzevler semtinde, 08.10.1973 de dünyaya geldi.

Çocukluk günleri, çok sağlıklı; durmak, yorulmak bilmeyen bir hareketlilikle geçiyordu. Bir yaşındayken Almanya’ya geldik. Stuttgart’a yakın oturuyorduk. Talebelik yılları başladı. 7. sınıfa geldiğinde, Cemaleddin Hoca’nın medreselerinden birisine de kaydettirdik. Her iki okulu birlikte götürürken, medrese kapatıldı. Okula devam ederken, hafta sonlarını ve tatillerini, camilerde feyz ve ders alarak geçirdi. Bilhassa hocası Hasan Tahsin Feyizli’nin gayretleriyle bilgi ve cihad azmini geliştirdi. Zaman zaman cuma namazlarını kıldırır, hutbe irad ederdi. Daha çok Seyyid Kutub, Mehmet Akif, Necip Fazıl, Mustafa İslamoğlu ve Hekimoğlu İsmail’in, kitaplarını okumayı severdi. Bütün bu gayretlerinin sonunda, hayatın iman ve cihaddan ibaret olduğu gerçeğini kavradı. “Aksiyoner olmayan bir imanın, kuru bir ağaç olduğunu” söylerdi hep.

Afganistan cihadına katılmayı çok arzuladı. Lâkin kavganın kurallarını henüz bilmiyordu, öğrenmesi gerekiyordu. Hiç olmayan boş zamanlarını, atış poligonlarında ve yüzme havuzlarında değerlendirirdi. Böylece dolu dolu geçen bir tahsil hayatı sonunda, Makina ve Torna-Freze Teknik bölümünü bitirdi. Artık bir şeylere yarıyor, fakat bu O’na yetmiyordu, az geliyordu. İslami basının, özellikle Vahdet ve Selam gazetelerinin takipçisiydi. Misak, Ribat, Mektub dergilerini de muntazaman okurdu. Vatandaşlık hakkını da alarak, Alman ordusuna yazıldı.

Bu arada Mehmet Göktaş Hoca’mız buraya görevli olarak geldi. Hocamdan ders alarak, islam ve cihad hakkındaki bilgisini artırıp, olgunlaştırdı. 1989 yılında özel aracımızla, ailecek Irak üzerinden Hacc’a gittik.  Böylece Ahmet Şamil, 16 yaşında hacı oldu.

Allah ve Rasülü’nün ölçüsünün üzerine ölçü, kabul etmezdi. “Ya hayır konuş, Ya sukut et” dusturuna çok sadık idi. Ehl-i tertip denecek derecede namaza sadıktı. Bu yüzden bir süre zann altında kalmıştı. Şöyle ki; bizim bulunduğumuz yerde diyanet camii, merkezi bir yerde idi. Ahmet Şamil, bir ikindi namazını, mutadı olmadığı halde, vakit geçecek korkusuyla, diyanete ait camide kılmak ister. Caminin kapısı kapalıdır. Tekrar tekrar caminin kapısını çalar. Kapıyı bir ara zorlar. Tam bu sırada cami cemaatinden bazıları gelir. “Tamam yakaladık” derler. Ahmet Şamil “namaz kılacağım” demişse de, itibar edilmez. O sıralarda camiye bir fare dadanmış, çay ocağında biriken paraları, gizlice götürüyormuş. Tabii, sonradan bunu yapanı yakaladılar, ama diyanet camii cemaati tarafından, bir hayli zaman, zann altında tutuldu. Diyanet cemaatinden başka, bu zanna itibar eden olmamıştı. Çünkü Ahmet Şamil o zamanlar Fatih Camii Gençlik Başkanı idi. O, bu hale, hep güldü. Hatırına geldikçe de gülerdi. Bu yüzden hiç kimseye de kırılmadı. Şehadetinden sonra o camiye Şehid Şamil Camii adı verilmesi, kaderin bir garip cilvesiydi.

Bosna’da savaş başladığında nişanlı idi. 1993 Ağustos ayında Karaman’da sünnete uygun bir merasimle evlendirdik. Almanya’ya döndüğünde askere çağrıldı. Askere gitmesinin gayesi, harp sanatını iyi bir şekilde öğrenmekti. Bu yüzden de askerde başarılı oldu. Askerde, çok sevilip, sayılıyordu. Sakallı olarak askerlik yapıyordu. Onun için özel olarak bir yeri, mescid yapmışlardı. Yemek için eti kendisi temin ediyor, askeri mutfağa verip pişirttiriyor, öyle yiyordu. Daha sonra bu etlerin ücreti, kendisine ödeniyordu. Hava Kuvvetlerinde radar führung olarak görev yaptı. Kendisine, koordinasyona yükselme imkânı verilerek, meslek askeri, kalması istendi. Cihada sevdalı olduğu için, bunu reddetti.

Terhisten sonra, cihad etmek için gereken Kaleşinkof için gece nişan dürbünü, korunma ve savunma giysileri vb. techizatı tekmil etti. O sırada iki Almanya birleşmiş, eski Rus silahları ve harp gereçleri, neredeyse pazara düşmüştü. Nihayet terhis günü gece, görevden evine dönerken, özel aracı sis ve aşırı sürat nedeniyle, virajı alamayıp, üç-beş takla atar. İlahi hikmet, bu aracın içinden alnından ufak bir çizikle çıkar. Bana gece saat ikide, kaza haberini telefonla bildirmişti. Bosna’ya götürmeyi düşündüğü aracını, hurdaya attık. Cihadın önündeki her günü, esaret sayardı. Bitmesini iple çektiği için, sevincin verdiği aşırılıkla, yaptığı sürat hayatına malolacaktı neredeyse. Kader ve takdir, samimi duaları yönünde, cihadı hediye kaldı.

Cemaatin de katkısıyla, bir cip temin edildi. Oldukça önemli miktarda ilaç, gıda ve giyecek toplandı. Tırlara yüklenen malzemeyle, Bosna’da faaliyet gösteren bir vakfın himayesinde, yanında cihad arkadaşı Ensar, Adriyatik üzerinden Bosna’ya gitmek üzere, 1994 Kasım ayının bir gecesi saat 12.00 sularında, yola çıktılar.

Askerlik sonrası, Bosna’ya gidene kadar, fizik ve psikolojik olarak kendisini cephe şartlarına hazırladı. Normal yatakta yatmaz, yerlerde soğuk sıcak, nasıl denk gelirse, öyle yatardı. Eve pek az gelirdi. Zamanının büyük bir çoğunluğunu, camide geçirirdi. Anne, baba olarak biz ve eşi, bu konuda kendisine tamamen destek verdik. Bosna’ya gittikten sonra, operasyonlara ara verildiği zamanlarda; zaman zaman, mücahid birliğinin ihtiyaçları için, Almanya’ya gelirdi. Alman pasaportu olduğundan, kontrol noktalarından kolaylıkla geçermiş. Her gelişinde bizlere, “mücahidler içerisinde en huzurlusu olduğunu” söylerdi. Çünkü, arkadaşlarının içerisinde, kendisi gibi, ailesi tarafından tam bir rıza ile; bavulu hazırlanıp, cihada uğurlanan kimse olmadığını, iftiharla anlatırdı.

Son gelişinde, kontrol noktalarından birisinde, Hırvatlar kendisinden şüphelenmişler ve “yardım taşıdığı şüphesiyle” gözlem altına almışlar. Alman pasaportu olduğundan, bir müddet sonra serbest bırakılmış. Bunları bize anlattığında, anasının yüreği dayanamadı “Oğlum yeter artık. Sen görevini yaptın, kal artık, geri gitme” dediyse de “Anamsın, doyumsuz severim ama, beni seviyorsan, Allah Rasülü’ne komşuluk yolunda bana engel olman neden?” dedi. Annesi “Oğlum ben Rabbimden utanırım, önünde durmam, lâkin gelip giderken, sana bir kötülük olacak, diye korkarım. Bak sana, bu defa sana çok eziyet etmişler, kal gitme” diyerek, tekrar gitmekten alıkoymaya çalışmıştı. Oğlunu ikna edemeyince de, Mehmet Göktaş Hoca’mdan yardım istemişti. Hocam da dilinin ucuyla “anneni dinle” demişse de, ahdini hatırlatmış; kendisinden istenenleri mutlaka ulaştırması gerektiğini söylemiş. Sadece ihtiyat olarak, sakalını kestirip, bir kolye ve küpe taktı.

Askerdeyken, devamlı görüştüğü cemaatle de vedalaşmak ihtiyacı hisseti. Birlikte gittik. Hepsi ile görüşüp, helâlleşti. Tekrar görüşmek üzere diyenlere “Bir daha görüşemeyiz Allah-ü Alem” diyordu. Bosna’da, Mısır, Cezayir gibi bir çok ülkeden doktor, cerrah ve bir çok mücahid bulunduğunu; çok az sayıda Türk mücahidi olduğundan da, esefle bahsetti.

Bu arada İHH’nın Zagreb bürosunda görevli, Kerkük’lü mühendis Abbas’dan çok yardım gördüğünü anlattı. Daha sonraları ben ve ailem de Bosna’ya gidip gelirken, Abbas’ın misafiri olarak evinde kaldık. Allah razı olsun, bizimle çok ilgilendi.

Rosen heim’deki İHH görevlisi ile birlikte, bir dizel minibüs ve ciple tekrar cihad yoluna düştü.

Ve bir gün sabah namazının akabinde çalan telefonu “hayırdır” diyerek hanım açtı. Telefon mücahidlerden gelmişti. Ahmet Şamil ve arkadaşlarından selam söylüyorlardı. Hanım “Şamil’ime söyleyin, son bir defa gelsin göreyim” demişti. Telefondaki ses “Şamil buraları çok sevdi, gelemez” dedi. Hepsi buydu. Ana yüreği dayanamaz, diye şehadet haberini verememişlerdi. Akabinde gelen telefondan 21 Temmuz Cuma günü sabah namazını müteakip, akitlerini tazeleyen mücahidler (Moskovanın namusu) denen Zavidoviç çevresindeki Humka Tepeleri’ne başlattıkları operasyonda, şehid düştüğü haberini aldık. Sanki beklenen bir haberdi. Öylesine kanıksamıştık ki, hazırdık. İnna lillahi ve inna ileyhi raciûn diyebildim. Hanım ve çocuklarım “yoksa” dediler. “Evet müjde geldi” dedim. Müjde gelmişti. Sessiz bir gözyaşı düştü gözlere. Üç yaşındaki kızım “Anne niye ağlıyorsun? Ağabeyim seni meleklerle beraber cennette bekleyecek” diyerek sessizliği bozdu. İnşaallah Rabbim bizleri sabreden ve şükredenlerden bulacaktır. Kapı çalındı. Kapıyı açtığımızda, bir kaç gündür evde olmayan ikinci oğlum karşımızdaydı. Garip bir hali vardı. “Bir şeyler sezdim. İçimden bir his eve gitmemi emretti, geldim. Hayırdır” deyince; “Ağabeyin muradına erdi. Kaldığı yerden sen devam edeceksin, hazırlan” diyerek sarıldım. Birlikte ağlamaya başladık.

Şehidimizle birlikte ilk kez cihada giden Ensar’ı  telefonla aradım. Haberi o da almıştı. Hemen çıkıp geldi. Ağlıyordu ve bir taraftan da “Ben ondan fazla Bosna’ya gittim. Fakat cihadın meyvesi bana nasib olmadı” diyordu. Hazırlıklara başlamasını söyledim.

Temin edilen yardımlarla birlikte, Ensar’ın yanına oğlum Ferhad’ı da verdim. Annesi, Ensar’a “Önce Allah sonra sana emanet oğlum. Ana yüreğim dayanamaz, oğlumu geri getir “diyerek, birlikte ikinci oğlumuzu da uğurladık.

Son operasyonlarda Sırplar’ın tek hakim noktaları olan Humka Tepeleri mücahidlerin eline geçmiş. Tuzla’ya kadar olan 200 km. lik bir alan, Sırplar’ın elinden alınmış. Bosna’da savaş bir dönem bitmişti. Ferhad’ım da, bir kaç ay sonra Bosna’dan dönmüştü.

Bu arada muhtelif yerlerden mübarekeye gelenleri misafir ettik. Bosna’dan gelenler arasında Adem Hadzic de vardı.

Daha sonraları ailecek Bosna’ya gittik. Şehidimizin arkadaşlarıyla görüştük. Ve kendilerinin hazırlayıp gömdükleri mezarlarda yatan, aynı operasyonda şehid olan mücahidlerin de ruhlarına fatiha ikram ettik. Allah rahmet etsin.

Üç oğlum ve bir kızım yaşadıkça mücahittirler ve bu yolda rabbim cümlemizin sebatını arttırsın.

 

Paylaş