Ahmet Pınar

Ahmet Pınar    28 Aralık 1992 İlyaş – Bosna


Ahmet, 15 Kasım 1963’te Ürgüp’ün Başdere kasabasında doğdu. Ailesinin tek çocuğu olan Ahmet, fakir bir ailenin geçim darlığı çektiği bir dönemde, doğumuyla onları sevince boğdu. İlkokulu 1975 yılında Başdere’de bitirdi. İmam Hatip Lisesi’ni üçüncü sınıfa kadar Kayseri’de, üçüncü sınıftan sonra da Nevşehir’e gelerek, hem Nevşehir Lisesi’ni hem de İmam Hatip lisesi’ni bitirdi. 1982 yılında aynı kasabadan olan Şerife bacımızla hayatını birliştirdi. Bu izdivaçtan 1983’te Zehra, 1985’de Mehmet, 1988’de Mus’ab ve şehadetinden dört ay önce babasını hiç bir zaman göremeyecek olan Bosna’lı Ahmet dünyaya geldiler. 1987 yılında askere alındı. Askerlik dönüşünde Nevşehir’e geldi ve MGV’de çalışmalara başladı. İki yıla yakın bir süre Hilal Yapı Kooperatifi içerisindeki Hilal Camii’nde İmam-Hatiblik yaptı. Bu camiye kadrolu görevli atanınca, imamlığı bıraktı. 1991 yılında İmamlık imtihanına girdi. Kazanmasına rağmen kadro verilmediğinden ötürü, göreve başlayamadı. 1991 yılında MGV’den ayrıldı. Ayrılma nedeni sorulduğunda “kısacası kovulduk” derdi. Ancak Ahmet boş durmadı, gençlerle çalışmasına devam etti. 1992 yılında Nevşehir İmam Hatib Lisesi Mezunları Derneği’ni kurdu ve başkanlığını yaptı.  1Ekim 1992 günü üç mektub bıraktı. Ve Bosna’ya gitti. Geçen yıl bu gün Mekke’nin Fethi yıldönümünü kutlarken Bosna’da 27 Aralık 1992 de gerçekleştirilen bir yarma harekâtında şehadete ulaştığını öğrendik.

Ben Ahmet’i Yüksek İslam Enstitüsü’nde okurken tanıdım. Kendisi cevval, yürekli, hiç bir şeyden çekinmeyen bir delikanlıydı. Bazılarının beğenmediği, 1980 öncesi İslami mücadele O’na bir çok şey kazandırdı. Fakat Ahmet, 1980 öncesi mücadeleden yaşının küçük olması nedeniyle hızını alamamıştı. bu mücadeleci ruhu O’nda bir ukde olarak kalmıştı. Ahmet hayatı boyunca, kendisini islam’a adamış, peygamberî bir metod takip ederrek, doğru bildiğini her fırsatta insanlara iletmeye çalıştı. Ahmet’in sohbeti dinlenir, O’nunla olduğunuz zaman yorgunluğunuz gider, içiniz açılırdı. Kimseye minneti olmayan ve bu dünyadan da minnetsizce ayrılan, enteresan bir insandı. Kimsenin eline bakmaz, kimseden ikram ve taltif beklemez ve hiç kimsenin varlığı da O’nu etkilemezdi. Çok cömertti, ikram etmeyi sever, yanında iki lokma ekmeği olsa onu gençlerle paylaşır, eline para geçtiği zamanda gençlerin okuması için dersane paralarını öderdi. Tartışmayı sever, fakat kimseyi kızdırmazdı. O’nun sohbetinde ilk defa bulunanlar, hayranlıklarını gizleyemezlerdi. Dünya işlerine hiç önem vermez, çocuklarını ara sıra görmeye giderdi. Arta kalan bütün zamanını, İslami çalışmalara ayırırdı. Bir defasında babasının yaptırdığı bir ev için ‘baba bırak dünya evini birazda ahirete çalışalım’ diye, nazik fakat anlamlı bir ifade kullanmıştı. Velhasıl Ahmet, bir gönül insanıydı. Sağlığında bir çok olaylarla karşılaşan Ahmet’in cenazesi de olaylı geçti. Ölümünden sonraki hayatı ise, olay olmaya devam edecektir. Ahirette ise umulur ki; şehidlik mertebesiyle olay olacak inşaallah. Ahmet’in geride bıraktığı ailesinden bazı bilgileri aktarmak istiyorum. Müslümanların yardımıyla ailesinin oturacağı iki katlı bir ev alındı. Üçüncü katında ise ince işleri kaldı. Şehidin aile efradının her türlü ihtiyaçları, kardeşlerimiz tarafından karşılanmaktadır. Şu an ailesi şehid kanının berektiyle, şehid ailesi olarak şerefli ve sağlıklı bir hayat sürdürmektedir. Allah’ın lutfu bu aileyle birliktedir. Çünkü Allah, sevdiği kişinin sevdiğini de bazı nimetlerden mahrum bırakmayacaktır. Allah sabredenleri sever. Sabredenlerle beraberdir.

Kıymetli kardeşlerim, örnek olsun diye bir kaç şey daha söylemek istiyorum. Ahmet’in şehadet haberi gelmişti fakat ailesine nasıl duyurulacaktı? Kasabasına bir heyet gitmiş, önce kayınpederine durum iletilmişti. Çünkü şehidin eşi beş aylık hamileydi. Bu haberin sağlığını tehlikeye düşmesi endişesini taşıyorduk.  Kayınpederi şehadet haberini aldığında, aynen şu cümleyi söyledi: “Elhamdülillah, ben de bunu bekliyordum. Keşke gideerken bana da haber verseydi de, birlikte gitseydik” Kayınpederi, aileyi de alarak Nevşehir’e geldi. Doktor nezaretinde baba ile yaşlı bir muhterem hocaefendi durumu alisine ilettiler Ailesi metanetle karşıladı ve hatta kalktı, şükür namazı bile kıldı. Ahmet’in anne ve babasının ise halâ şükürleri ve hamdları dillerinden düşmüyor.

“İman edenler, savaşmak için yurtlarından hicret edenler, Allah yolunda canlarıyla, mallarıyla savaşanlar, Allah katında daha yüksek dereceye sahiptirler. İşte bunlar dünya ve ahiret saadetini kavuşanlardır.” Tevbe 20

Allah ailesinden razı olsun. Onlar biliyor ki; Allah Ahmet’i kendilerinden daha çok seviyor, onun için yanına aldı. Çünkü şehidler, peygamberlerden sonra ilk mertebededirler. Selam olsun İslam yolunda şehid olanlara. Bütün şühedanın ve Ahmet’in ruhu için Elfatiha.

KAYNAK: Yeni Yeryüzü Dergisi  Ocak 1994 Sayı 8

Bosna Şehidimiz Ahmet Pınar’ın Eşi Şerife Hanım:

“Çocuklarımı Babalarının Yolunun Takipçisi Olarak Yetiştireceğim”

Herkes gibi biz de duymuştuk, bir kardeşimizin daha Bosna Hersek’e gittiğini. Belki de, şehidler kervanına bir yiğit daha katılacaktı. Ama bu farklı bir yiğitti. Geride 29 yaşında genç bir hanım, biri yakında doğacak olan 4 çocuk bırakmıştı. Bunlar “Ne yer, ne içer” dememişti. Çünkü rızıkların Allah tarafından verildiğine kesin  inanmıştı.

Şehadet haberi, tez duyuldu. Yediden yetmişe tüm Nevşehirliler, tek yürek tek bilek olmuşlardı.

Biz de bu şehadeti kutlamak, geride bıraktığı ve çocuklarına “Ne mutlu size, bu mertebe çok az kişiye nasib olur, Allah yolunda yaptığınız cihad ve şehadetiniz kabul olsun” demeye gittik.

O’nu tanımayan, O’nun sofrasına oturmayan yok gibiydi zaten. Hepsi birlikte: “O’na başka türlü bir ölüm yakışmazdı, çok sevdiği rabbine ve arzu ettiği şehidlik makamına kavuştu” diyorlardı.

Gittiğimiz gün, İHL Lokalinde genç kızlar ve talebeler, iftihar ettikleri şehidleri Ahmet Pınar’ın Anısına bir program düzenlemişler. Program, Kuran-ı Kerim ve meali ile başlayıp, şiirler, marşlar ve bir oyun ile son buldu. Baştan sona şehidlik ve şehadetin önemi anlatılıyordu. Şehid Ahmet Pınar için yazılan şiir ve marşlara, izleyicilerin hıçkırıkları karışıyordu. Salonda bulunanlar “Şehidler Ölmez”, “Şehidimiz seninle iftihar ediyoruz” diyordu. Şehidin hanımının şehadet haberini alma sahnesinde ise heyecan had safhasına gelmiş, salondakiler hıçkırıklara boğulmuştu. “Şerifem, yalnız değilsin, yanındayız. Bosnadaki kadınlarımız kurtulana dek cihadımız devam edecek” diyorlardı. Şerife hanım ise mütevazi bir şekilde programı izliyordu.

Daha sonra hep birlikte Şehid Ahmet Pınar’ın evine gittik. Ev ziyaretçilerle dolmuştu. Akşam namazını kıldıktan sonra, Şerife Pınar Hanım’a bir kaç soru sormak istediğimizi söyledik. O da memnuniyetle kabul etti.

Şerife Hanım, önce eşinizin şehadetini tebrik ediyoruz. Bize kendinizi tanıtır mısınız?

-Teşekkür ederim. Elimden geldiğince sorularınızı cevaplamaya çalışacağım. 11 Yıllık evliyim, 29 yaşındayım. Üç çocuğum var, kızım Zehra 10, oğlum Mahmut 7 ve Mus’ab 4 yaşındalar. Bir çocuğumuz da inşaallah yakında doğacak.

Kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Bir de bebek bekliyorsunuz.

-Çok şükür iyiyim. Eşimin şehadet şerbetini içmesini sevinçle karşıladım. Doğacak çocuğum, babasını görmese bile, bir şehid çocuğu olarak dünyaya gelmesi ve ilerde büyüyünce, “Ben doğmadan önce, babam Bosna’da cihad ederken, şehid olmuş” diyebilmesi, bir gurur vesilesidir. Çocuklarım ve ben, şehidimizin anısını taptaze yaşatacağız. Bana düşen asıl görev de, çocuklarımı, şehid babalarına lâyık bir şekilde yetiştirmektir.

Doğacak çocuğunuza isim düşündünüz mü?

-Evet, inşaallah oğlan olursa, Şehid Ahmet koyacağım. Eğer kız olursa, bir şehid annesi olarak, kayın validemin istediği ismi koyacağım.

Eşiniz giderken sizin rızanızı almış mıydı? Size danışsaydı tepkiniz ne olurdu?

-Eşim benim rızamın olup olmadığını sormadı. Benim üzüleceğimi düşünerek bana hiç bir şey belli etmedi. Ama bana her zaman için “Bu ortam bir gün düzelecek, müslümanlar da bir gün gülecek. O gün inşaallah zafere ilk biz erişeceğiz” derdi. Aslında bana söyleseydi, O’nu engellemek şöyle dursun, en güzel şekilde uğurlardım. Zaten ben O’nu tanıdığımdan beri, hep cihad ediyor ve şehadet istiyordu. İstediğine de kavuştu. Bana her zaman için “Siz kadınların vazifesi çok ağır, bizim arkamızdan en büyük fedakârlığı sizler yapacaksınız. Bizler bu gün varız yakın yokuz.” diye nasihat ederdi. “Bir gün tağuti düzenin yıkılması, sizin ve sizin yetiştirdiğiniz çocukların elleriyle olacak” derdi.

Eşinizin gitmeden önceki son günlerinden biraz bahseder misiniz?

-Söylediğim gibi, bana ve gençlere hep nasihat ederdi “Durmayın, Allah yolunda çalışın. Namazınızı dosdoğru kılın” derdi. Kendisi de çocukluğundan beri, bir vakit namazının dahi kazaya bırakmamıştır. Çoğunlukla, özellikle de, son zamanlarda ellerini başının altına koyar ve derin derin düşüncelere dalardı. Az konuşur, çok tefekkür ederdi. Bizimle son kez birlikte olduğu gün “Şerife sen yat uyu. Beni uyku tutmuyor, ben mektub yazacağım” diye kalktı. O’nun bu düşünceli hali, beni de uyutmamıştı. Daha sonra uyudu. Sabah namazına kalktık. Namazdan sonra da kasabadan patetes alıp talebelere götüreceğini söyledi. Mealli Kur’an-ı Kerim’i ve dosyasının içine koyduğu bir kaç notu da alıp, selam vererek her zamanki gibi evden çıktı. O’nu her zaman olduğu gibi, yolcu ettim. Gitmeden önce herkesle görüşmüş ve helâllik almış.

Eşinizin islami faaliyetlerini biliyoruz. Sizin de bu gibi faaliyetleriniz var mıydı?

-Eşim çok faal bir insan olduğu için, ben çok fazla katılamazdım. Yalnız çocuklara tecvidli Kuran derseleri veriyordum. Eşim misafiri çok sever ve eve sürekli misafir getirirdi. Bana da sürekli “Şerife sen de ocak başında hizmet et. Allah için sofran yerde olsun. Ben inanıyorum ki, sen cenneti ocak başında kazanacaksın, bir kap yemeğimiz de olsa, Allah onun bereketini verir. Elin her zaman açık, sofran yerde olsun” derdi.

Peki siz O’nun Bosna’ya gittiğini duyduğunuzda, ne düşündünüz? Geri gelmeyeceğini, şehid olacağını hissettiniz mi?

-Zaten kendisi sürekli olarak sohbetlere, toplantılara, Nevşehir dışına giderdi. Ancak, bir kaç gün sonra gelirdi. Bu sefer gecikince, müslüman kardeşlerden soruşturdum. Bana “Ankara’ya gitti, Bursa’ya gitti” diye cevap verdiler. Daha sonra bir gün, bir kaç bacı haber gönderip geldiler. Bir kaç tane de kız öğrenci geldi. Biraz sonra kapıda birisi “Yenge, arkadaşlar burada mı, onlara bir mektub vereceğim” dedi. Ben de kızları çağırdım. Kızlar mektubu alınca “Mektub sanaymış Şerife Abla” dediler. “Bana gelmişse okuyalım, yabancı yok” dedim. Onlar “İçeri odada okuyalım” diye ısrar edince, odaya geçtik. Mektubda Bosna’nın durumunu ve Bosna’ya cihad için gittiğini yazmıştı. Bana haber vermeden gittiği için biraz üzüldüm tabi. Mektubunda “Şerife, sen müslüman kardeşlerimin yanındasın. Buradaki Şerifelerin durumunu görseniz, değil erkekler, siz kadınlar bile yerinizde duramazdınız.” Ben bunları öğrenince, O’nun artık geri gelmeyeceğini ve şehid olacağını tabii ki hissetmiştim. Sürekli “Ya Rabbi! Ben, üç çocuğumla ve doğacak bebeğimle birlikte; Ahmetsiz yaşamaya razıyım, yeter ki- oradaki kadınlar kurtulsun” diye dua ediyordum. Çocuklar da benim bu halimi gördükçe “Anne, babamız bir daha geri gelmeyecek mi?” diye soruyorlardı. Ben de onlara elimden geldiğince şehadeti, şehadetin önemini ve en büyük ibadet olduğunu anlatıyordum. Babalarının şehid olmaya gittiğini söyleyerek, onları ve kendimi şehadet haberine hazırlıyordum. Kızım Zehra ve oğlum Mehmet de “Şehid tahtında Rabbe gülümser” marşını söyler dururlardı.

Şehid olacağına yakın iki gün üst üste, rüyamda Ahmet’i kanlar içerisinde gördüm. Rüyamı babama anlattım. “Acaba Ahmet şehid mi oldu?” diye sordum. Babam da “Yok, her halde bu günlerde çok anıyoruz da ondandır” dedi. Ama ben şehid olacağını hissetmiştim.

Eşinizin şehadet haberini nasıl aldınız?

-Haberi önce babamlar duymuş. O zaman ben köydeydim. Bana hemen söylemediler. Nevşehir’de söyleme kararı almışlar. Amcamın oğlu geldi ve “Hadi Nevşehir’e gidiyoruz” dedi. Eve gelince, önce beyimin arkadaşları, ardından da hanımları eve gelmeye başladılar. Her keste bir durgunluk vardı. Ben artık iyice şüphelenmeye başlamıştım. “Bir haber mi var” diye sordum. “Yok” dediler. Öğle namazını kıldık, ama benim içim yanıyordu. Misafirlere yemek ve çay teklif ettim, istemediler. Ben de babamı dışarıya çağırıp “Baba, Ahmet’ten bir haber mi geldi, yoksa şehid mi oldu?” diye sordum. Babam da “Evet kızım, haber geldi, çok şükür Allah’a. Ahmedim şehid olmuş, sen de şehid hanımı oldun” dedi. Ben bir an için, olduğum yere yığılıp kalmışım. Bir anlık baygınlık. Kendimden geçtim. Ama Allah sabır ve kuvvet verdi. Kendime gelir gelmez “Çok şükür, şehid hanımı oldum. Çocuklarım da şehid çocukları oldular. Bu mertebe herkese nasib olmaz, şehidler ölmez, onlar diridirler. Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar” ayetini düşünerek, rabbimin de yardımıyla, hemen toparlanıp abdest aldım. İki rekat şükür namazı kıldım ve şükür secdesine kapandım. Hiç bir zaman, rabbime isyan etmedim. “Keşke ben de O’nun yanında olsaydım da, ben de O’nunla beraber şehid olsaydım “diye düşündüm.

Peki, toplum, çevreniz ve yakınlarınız nasıl karşıladılar?

Eşim gidince, müslüman kardeşlerimiz, üzerlerine düşen vazifeyi fazlasıyla yaptılar. Maddi olarak hiç bir sıkıntı çekmedik. Bilhassa hanımlar beni tebrik ediyorlar. Yakınlarım da “Ne mutlu sana Şerife, hiç birimize nasib olmayan mertebe, sana nasib oldu” diyorlardı. Annem, babam, köylülerim, yakınlarım hatta tüm Nevşehir, bu sevinci benimle paylaştılar. Bir çok başka şehirlerden gelen kardeşlerimz de, aynı şekilde “Ne mutlu sana, keşke senin yerinde olabilseydik” dediler.

Bundan sonraki yaşantınızda neler yapmayı düşünüyorsunuz? Şahsınıza ve çocuklarınıza yönelik olarak.

-Ahmet’in çektiği ızdırablar, bütün islam dünyasının çektiği ızdırablardır. O’nun bize bıraktığı miras ise, hem bu acılar, hem de şehadet arzusudur. Ben de çocuklarımı babaları gibi, birer tebliğci olarak, yetiştirmeye çalışacağım. İnşaallah ilerde birer islam askeri olacaklar.

Son olarak müslüman hanımlara öneriniz nelerdir?

-Ahmet bize ve O’nu sevenlere, canlı bir örnektir. Sizler de, bilhassa hanımlar; kocalarınızı, babalarınızı ve oğullarınızı, bu yüce mertebeden alıkoymayın. Bu dava hepimizin davasıdır. Bu yolda hep birlikte çalışmamız gerekir. Herkes Bosna’ya gidecek, diye bir şey yok tabi. Ama insan yaşadığı müddetçe, Allah’ın dinini korumak için çalışmalı; malını, canını bu yolda harcamalıdır. Yoksa Bosna Hersek’teki vahşet, er veya geç, bizim başımıza da gelecektir. Bu sebeple bütün hanımlar, kocalarını teşvik etsinler. Onlara eve geç geldiklerinde “Nereden geliyorsun, niçin geç kaldın?” bile demesinler. Ben eşime, bu konularda, hiç bir zaman, engel olmadım. Cebindeki harçlığını, çocuklarına değil de; öğrencilere verdiğinde, bu sevaba biz de ortak olduğumuz için, O’nun kadar sevinirdim. Kısaca hanımlara mesajım, israf etmesinler. Tutumlu olsunlar, israf harama açılan bir kapıdır. Bu kapıyı hiç bir zaman, aralık tutmasınlar.

Allah yolunda harcamak için israftan kaçınmak gerekir. Yaptığımız her hayrın karşılığını, mutlaka görürsünüz. Biz bunun canlı bir örneğiyiz.

Sizleri yorduk. Hakkınızı helal ediniz. Çok teşekkür ederiz.

-Ben de teşekkür ederim.

Komşularının dilinden Şehid AHMET PINAR

O, hep içten davranır ve samimiydi. Bütün müslümanlarla iç içeydi. O’nu anlatmakta, gerçekten güçlük çekiyoruz. Hiç kimseyi dışlamazdı. O’nun şehadetini duyunca, dünyam yıkıldı zannettim. Oysa ki, sevinmemiz lâzımdı. Ben öyle sanıyorum ki, Nevşehir böyle bir yiğiti, bir daha zor görür.

Giderken bütün dostlarını ziyaret etmiş. Gitmeden üç gün önce de, bize gelmişti.

Talebelerle iç içeydi. Benim kardeşim biraz zamane çocuğuydu. Onun için üzülür, hep dua ve nasihatte bulunurdu. Bosna’ya giderken, onlara bile ayrı ayrı mektub bırakmış. Hatırlarını almış, nasihatlarda bulunmuş ve “Eğer şehid olursam, bana da şefaat hakkı verirlerse; ilk şefaat edeceğim, sizler olacaksınız. Yalnız size söylediklerimi yaparsanız” diye not etmiş. İnanın, kardeşim, şimdi düzeldi.

Benim oğluma da cepheden mektub göndermiş. Sizlere ve ev halkına selamlar. Ve ömür boyu, bereketli islami çalışmalar dilerim. Annen de yoluna devam etsin diyor, mektubunda.

Şehid Ahmet Ağabeyimiz’in hatıraları o kadar çok ki, hangisini anlatayım. Bir gün toplu halde bir şehire gidilecekti. Biz de gitmek istiyorduk. Ama kimseye söylemedik, söylesek te götürmezlerdi zaten. Ben kardeşime telefon ettim. Telefona Ahmet Abi çıktı. Mücahid burada değil, ne söyleyeceksen bana söyleyebilirsin dedi. “Biz de gelmek istiyoruz, bizi de götürür müsünüz? Yer var mı?” dedim. Hemen “Tabi götürürüz, kaç kişisiniz? Yer olmasa bile, ben ayarlarım. Yol parasını düşünmeyin. Kaç kişi iseniz söyleyin hazırlık yapalım” dedi.

O maddi sıkıntılar içerisinde olmasına rağmen, benim oğullarımın da yol paralarını hep kendisi karşıladı ve onları da, Nevşehir dışına çıkıtığında “Gençtirler, gezsin görsünler” diye, yanında götürürdü. Evinde hanımı olmasa bile, okul çocuklarını evine götürür, onlara kendi eliyle yemek yapar yedirir, karınlarını doyururdu. Gönderirken de; hep sorarmış, “Harçlıksız kalmayın, harçlığınız var mı?” diye.

Benim kardeşim O’nun sayesinde islamı yaşamaya başladı. bizleri toplar, pikniğe götürürdü. Talebeler arasında hiç ayırım yapmazdı. Yemekleri de kendisi hazırlardı. Ben hayatımda öyle lezzetli yemekler yemedim. O hepimizin abisiydi.

O’nun sayesinde bizler bir araya geldik, O’nun sayesinde birbirimizi tanıdık. O’nun kanı toprağa düştü ya, sanki Nevşehir değişti. Bizler de O’nun yolunun yolcusu olmayı arzuluyoruz.

O, misafiri çok severdi, ikram ederdi. Bizler de, O’nun şehadetini kutlamya gelen misafirleri bağrımıza bastık.

Şehidimiz gönlümüze taht kurdu. O’nu her zaman anacağız. Hatıralarını canlı tutacağız. Bize emanet ettiği ailesini de en güzel şekilde sahip çıkacağız.

KAYNAK: Yeryüzü Mart 1993 Sayı 28

Paylaş